Çocuk Büyütmek Ve Terbiye Etmek

By | 4 Ağustos 2014

hac-umre-seti

oyun-cocukÇocuk Büyütmek Ve Terbiye Etmek
Çocuk, ana  baba elinde bir emanettir. Kalbi kıymetli bir cevher gibi temizdir. Mum gibi her şekli alabilir. Bütün yazı ve şekillerden uzaktır. Temiz bir toprak gibi olup, hangi tohum atılırsa, büyür. İyilik tohumu ekilirse, din ve dünya saâdetine kavuşur. Annesi, babası ve hocası sevabında ortak olur. Şayet fesat tohumu atılırsa, helak olur, annesi, babası ve hocası da günahına ortak olur. Nitekim Allahü Teâlâ, «Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu ateşten koruyunuz» l1), buyuruyor. Çocuğu Cehennem ateşinden kurtarmak dünya ateşinden korumaktan mühimdir. Çocuğu korumak demek, onu terbiye etmek ve iyi ahlâkı öğretmekle ve kötü arkadaştan korumakla olur. Çünkü bütün kötülüklerin başı fena arkadaştır. Çocuğu süslü elbiselere ve tatlı yemeklere alıştırmamalıdır. Sonra bunlardan ayrılmaz. Bütün ömrünü bunlara kavuşmaya sarfeder. Daha başlangıçta temiz olmasına dikkat etmelidir. Ona helâl süt vermeli, süt veren iyi huylu ve helâl lokma yiyici olmalıdır. Zira kötü huylar sütle anadan geçer. Haramdan meydana gelen süt ise temiz olmaz. Çocuğun eti ve derisi o haramdan olursa, tabiatı buna yakın olur ve bülûğa erdikten sonra, meydana çıkar. Dil açılmaya başlayınca ilk sözü Allah olmalıdır. Bunu sık sık çocuğa söylemeli, söyletmelidir. Bazı şeylerden utanmaya, hayâ etmeye başlarsa, bu iyi bir müjdedir ve akıl nurunun kendisine geldiği kimsenin, utanmayı kendine muhafız yapmasına işarettir. Çünkü, kendisine çirkin gelen her şeyden hayâ eder.
İlk meydana gelen şey yeme arzusudur. O hâlde yemek yemenin edeblerini öğretmek lâzımdır. Meselâ sağ el ile yemeye alıştırmak, Bismillâh demek, acele yememek, çok yememek, iyice çiğnemek, başkasının lokmasına bakmamak, bir lokmayı yutmadan diğerini eline almamak, arasıra yalnız ekmek verip hep iyi yemeğe alıştırmamak, çok yemeyi gözünde ayıp göstermek, bunu hayvanlar ve akılsızlar yapar diye söylemek, çok yiyen çocukları kendi çocuğuna ayıplamak lâzımdır. Çocuk hamd etmeyi edeble söylerse, övünmemeye alışır ve öyle olur.
Beyaz elbiseyi ona sevdirmeli, ipek ve renkli kumaşları kötü lemelidir. Bunu kadınlar ve görgüsüzler, bilgisizler giyer. Kendisini süslemek kadın huylu erkeklerin işi olup; erkeklere yakışmaz, demelidir. İpek elbise giyen ve leziz yemeklere alışan çocuklarla bulundurmamalıdır. Onları görmemelidir. Helâkine sebep olurlar. Zira o da onları isteyebilir. Kötü arkadaştan çocuğu korumalıdır. Korunmayan çocuklar, küstah, yalancı, hırsız, saygısız ve korkusuz olurlar. Uzun yıllar bu sıfatlardan ayrılamazlar.
Mektebe verince, Kur’ânı Kerim öğretmeli, sonra zâhidlerin hikâye ve hâllerini, sahabei kirâmın ve geçmiş büyüklerin güzel ahlâkını anlatmalıdır. Şiirle meşgul olmaktan men edilmelidir. Çünkü onlarda kadın aşkı ve güzellerin tasviri vardır. Böyle şeylerle ince ruhlu olur, diyen edeb vericiden de.korumalıdır. O edeb öğretici değil şeytandır. Kalbine fesat tohumunu ekiyor demektir.
Çocuk iyi iş yapınca ve çocukta iyi huy görünce o işinden ve hlâkından dolayı onu övmeli, aferin demeli, sevindirecek bir şey vermeli, insanların yanında onu övmelidir. Bir kusur işlerse veya Kötü söz söylerse, bir iki defa görmemezlikten gelmeli, sık sık azarlanırsa, cesaretlenir, gizli yaptığını açıkça yapmaya başlar. Kıza caksa, bir defa ona kızmalı, korkutmalıdır. «Sakın bu hareketini kimse görmesin ve bilmesin, insanlar arasında rezil, rüsvâ olursun. Sana kimse arka çıkmaz!», demelidir.
Baba, baba olduğunu, büyük olduğunu hissettirmelidir. Anne, çocuğu baba ile korkutmalıdır. Gündüz uyutmamalıdır. Zira gevşek olur. Yumuşak yatakta yatırmamalıdır. Böylece bedeni kuvvetli olur. Her gün bir saat oynamasına müsaade etmelidir. Terbiyeli olur ve sıkılmaz. Sıkılmak ve üzülmekten kötü huy peydâ eder ve kalbi kör olur. Herkese karşı alçak gönüllü olmasını öğretmelidir. Çocuklar arasında övünmemeli, kendini medhetmemelidir. Çocuklardan bir şey aldırmamalıdır. Bilâkis onlara vermelidir*. Çocuğa, başkalarından bir şey almak dilencilerin ve sokak çocuklarının işidir, demelidir. Bir kimseden altın ve gümüş lyâni paral almasına müsaade etmemelidir. Bu, helakine sebep olur ve onu kötü işlere düşürür. Çocuğa tükürüğünü ve sümüğünü, insanların yanında atmamasını, arkasını insanlara dönmemesini, edeble oturmasını, elini çenesine dayamamasını öğretmelidir. Zira bu tembellik ve gevseklik alâmetidir. Fazla konuşmamasını, katı’yyen yemin etmemesini, sorulmadan konuşmamasını, kendinden büyüğüne saygı göstermesini ve onun önünden yürümemesini, dilini kötü söz, sövme ve lânetten korumasını öğretmelidir.
Hoca kendisini dövünce, feryat etmemesini, bağırmamasını söylemelidir, iltimas ettirmemeli, sabretmelidir ve «insanlara sabır yakışır, bağırmak kadınların ve hizmetçilerin işidir», demelidir.
Yedi yasında olunca, tatlı ve kolay bir ifade ile namaz ve ab desti ona öğretmelidir. On yaşma gelince, namaz kılmazsa, kızarak, döverek kıldırmalıdır. Başkasının malını çalmayı, haram yemeyi, yalan söylemeyi gözünde çirkin gösterecek şekilde anlatmalıdır. Daima böyle kötülükler yapmış olanlardan bahsetmelidir. Böyle yetiştiriri sonra bulûğa erince, bu edeblerin sırlarını, inceliklerini ona söylemelidir. Meselâ yemekten maksat, kulun Rabbine ibadet etmesi için lâzım olan kuvvet ve gıdayı almaktır. Dünvadan maksat. âhiret için azık toDİamaktır. Zira kimseye kalmaz, ölüm çabuk ve ansızın gelir. Ne bahtiyardır o kimse ki, dünyada iken âhiret azı £ı elde eder. Cennete ve Allahü Teâlâ’nın rızasına kavuşur, demelidir. Cennet ve Cehennem hâllerini ve sıfatlarını çocuğa anlatmalı, işlerdeki sevab ve ikâbı bildirmelidir. Küçük yaşında böyle terbiye ederse taş üzerindeki’yazı gibi olur. Sonra yapılırsa duvardaki toprak ve sıva gibi dökülür.
Sehli Tüsterî (rahmetullahi aleyh) der ki: «Üç yaşında idim. Dayım Muhammed bin Suvar gece namazı kılarken ona bakardım. “Ey oğul, seni yaratan Rabbini anmaz mısın?”, dedi. “Nasıl anayım?”. dedim. “Gece yatağa girince, dil ile değil, kalb ile üç defa de ki, Allah benimledir. Allahü Teâlâ daima bana bakıyor. Allahü Teâlâ beni görüyor”, dedi, öyle yaptım. Bir müddet sonra, bunun tatlılığını kalbimde buldum. Bir sene geçince, “Sana söylediklerimi ömrün boyunca unutma. Seni kabre koyuncaya kadar devam eyle. Çünkü bunlar bu dünyada da, âhirette de senin dayanağın ve elinden tutucu olurlar”, dedi. Birkaç sene devam eyledim. Kalbimdeki tatlılık arttı. Bir gün dayım bana, “Allahü Teâlâ kiminle olursa, kime bakar ve kimi görürse, günah işlemez. Sakın günah işleme Allahü Teâlâ seni görüyor”, dedi. Sonra beni hocaya gönderdi. Kalbim dağınık oldu. Her gün bir saatten fazla göndermeyin, dedim. Kur’ânı Kerim’i öğrendim. O zaman yedi yaşında idim. On yaşma gelince daima oruç tutar, arpa ekmeği yerdim. On iki yaşıma kadar böyle devam etti. On üç yaşında iken kalbime bir mes’ele geldi. Sormak için beni Basra’ya gönderin, dedim. Gittim ve bütün âlimlere sordum, çözemediler. Hıızistan’da bir kimseye gitmemi söylediler. Oraya gittim. O çözdü. Bir müddet onun yanında kaldım. Sonra Tiister’e geldim. Bir dirhem gümüşe arpa ekmeği aldım, oruç tuttum ve orucumu onunla açtım. Daha fazla yemedim. Bir sene bir dirhem gümüş ile geçindim. Sonra üç gece hiçbir şey yemeyeyim, dedim. Bunu yapınca, beş gün beş geceye çıkardım. Sonra yediye çıkardım. Böylece tedricen, artıra artıra yirmi beş gün ve geceye cıkardım ve hiçbir şey yemedim. Yirmi beş sene böyle devam ettim. Her gece de sabahlara kadar namaz kılardım». Bu hikâyeyi anlatmamızın sebebi, büyük işlerin tohumunun Küçüklükte ekildiğini göstermektir.