Vesvese, sinsi bir fısıltıyla gelen tahripkâr bir sestir. Bu nedenle, “Cinlerden veya insanlardan olabilen, insanların kalplerine vesvese veren, sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Rabbine, insanların Sahibine, insanların İlâhına sığınırım” niyazıyla Rabbimize sığınmalıyız. Vesvese; yavaş fısıltı yapmak, fiskos etmek gibi gizli sese, gizli fısıltıya denilir. Yani nefsin veya şeytanın kalbe koyduğu hayırsız ve kötü sestir. Sesi dışarıdan duyulmasa da vesvesenin gönlümüzde ve ruhumuzda yaptığı ses, çok tehlikeli ve tahripkârdır.
Vesvese, kalbimizin içine sinsi bir yılanın fısıltısıyla gelir; bizim iç huzurumuzu ve özellikle ibadetlerle ilgili huşûmuzu tahrip etmeye çalışır. Sinsi vesveseci, kişi namaza durmadan önce, ona “Abdestin olmadı, tekrar tekrar abdest al; çok işin var, şu işini yap da öyle namaz kıl; okusan da okuduklarını anlamıyorsun ki…” tarzındaki pek çok olumsuz düşünce ve fiil fısıldar. Namaz esnasında ve sonrasında vesvese yine insanı bırakmaz. O sinsi vesveseci huzurumuzu bozmak için yine iş başındadır. Pis pis sırıtarak bir yılan edasıyla şöyle der:
“Çabuk namaz kıl da işine bak, birisi çağırıyor; dışarıdan ses geliyor, hemen dikkatini oraya kaydır… Namazda okuduklarını anlamıyorsun ki, namaz kılıyorsun da her istediğine kavuşamıyorsun; bırak namazı yaşlanınca kılarsın, zaten senin kalbin temiz…”
Bu tarz seslerle insanın en yakın dostu Rabbiyle, namazla ve ibadetlerle arasına girer. Bunlarla arasına girdikçe, vesveseci, bayram eder.
Vesvese aslında hem manevî, hem de psikolojik bir hastalıktır. Psikiyatristik tedavi ve ilaçlar zihin kimyamızı düzenlerken, vesveseden sığınma duaları gönlümüzü tedavi eder, gönül kimyamızı düzenler. Sinsi vesveseci, insanı obsesyon denilen takıntılara ve saplantılara yönlendirir. Vesvese ilk başta gönle ve ruha huzursuzluk veren tahripkâr bir sesken tedavi edilmezse; takıntılara, daha sonra da bizi kötü fiillere yönlendiren saplantılara dönüşür.
Vesvesenin bizi güzel olandan saptırmaya çalışan bir ses olduğunu düşünmek, psikolojik ve manevî tedavi imkânlarını denemek, vesvesenin sesinin kesilmesine neden olur. Vesveseyi dinlemek, arı kovanına çomak sokmaktır. Vesveseyi dinlememek, görmezden geldiğimiz arının bizimle uğraşmaktan vazgeçmesine benzer. O zaman vesvese, arı vızıltıları gibi beynimizin içini doldurmaz. Ama vesveseyi dinlersek, vesvesenin sesi ibadetlerimizde, özellikle namazımızda ve günlük hayatın her yerinde bazen takıntı ve saplantı hastalığı, bazen de psikolojik sıkıntı ve tatminsizlik olarak kendini gösterir.
Vesvese ile nefis ve şeytan; insanın kalbine, ona hissettirmeden peş peşe kötü düşünceler sokar. Vesveseyi verene de, ‘ves- vâs’ denir. Bu, çokça yapan,’ ‘tekrarlayan’ anlamına gelir. Vesvese verenin, vesvese vermek için insana tekrar tekrar geldiği açıktır. Bunun yanına ‘hannâs’ kelimesi gelince anlam şöyle olur: Vesvese veren ve geri çekilen, tekrar tekrar gelerek vesvese vermeye çalışan… Diğer bir ifadeyle, birincisinde başaramadığında vesvese vermek için tekrar tekrar ikinci, üçüncü, dördüncü defa; yani farklı stratejilerle peyderpey saldıran tehlikeli bir canavardır.
Vesvese, gafil ve zihni boş olan bir insan üzerinde önce etkili olur ve kalbinde kötülüğe istek meydana getirir. Bu kötü niyet daha sonra irade haline gelir ve vesvesenin de etkisiyle irade pekişir. Son adımda ise kötü fiil ortaya çıkar. Mesela sinsi vesveseci bazen, “Bir kereden bir şey olmaz” diyerek bizi haramlara düşürmek ister. Ama ne yazık ki, birçok kötü fiil, “Bir kereden bir şey olmaz” diyerek alışkanlığa dönüşüyor. Bir kötü niyet, bir kötü fiile; bir kötü fiil, bin kötü fiile dönüşebiliyor. Hemen aklınıza içki, sigara, uyuşturucu ve iffeti üzen hal ve fiiller geldi, öyle değil mi?
Vesvese sadece zihne değil, kalbe de zarar verir. Zaten ves-veseci kalbin içine sinsi bir edayla vesvese verir. Yani insanların gerek fert olarak içlerinde, gönüllerinde, gerekse toplum olarak içlerinde, aralarında yahut Allah’ı unutanların göğüsleri, bağır-larının içinde; iç ve dış duyularından hatırlarına, gönüllerine türlü vesvese sokar; sezilir sezilmez fiskos eder gibi yavaşça kötü telkinler yapar, kötü kötü eğilimler, alçak alçak hisler uyandırır. Bu şekilde onların aklını ve fikirlerini çeler, türlü fenalıklara düşürür. Allah yoluna gitmekten, insanlık gayesine ermekten alı- koyar, nihayet din ve imandan çıkarır, ebedî hüsrana sürükler.
Böylesine acı bir şekilde insanı hüsrana götüren vesveseci, görünmeyen varlıklardan da olabilir, insanlardan da olabilir. Vesvese veren gerek gizli, görünmeyen varlıklardan gerekse görünen varlıklar olan insanlardan olsun, tehlikeleri ve tahribatları açıktır. Bu iki grubun da psikolojik ve ruhsal tehlike ve tahribatlarının şerrinden, Allaha sığınmak gerekir. Mesela bazen camiye gidip ruhları dirilten bir sohbete gönlümüz açlık duyar, tam camiye gitmek üzere hazırlanırız. Bir kişi gelir ve bize der ki:
“Ya boş ver şimdi camiyi, seninle gezmeye gidelim. Öyle de açılır, eğleniriz.”
Başka bir zaman, başka bir sebeple o vesveseciler hep önü-müzü keser. Bazen içten gelen yılan sinsiliği ile yaklaşarak fı-sıldayan bir ses, bize der ki:
“Senin kalbin temiz, niye namaz kılıyorsun ki, boş ver…”
Ne yazık ki biz hep o sesleri dinlediğimiz sürece Allah’a yakınlığı ve gönül huzurunu yakalayamayacağız. Her insanın, kendisini kötülüklere sürüklemeye, kötü işleri gözünde süslü göstermeye çalışan bir şeytanı ve nefsi vardır. O şeytan ve nefsin sesini bu âyetlerdeki manevî güçlerle kesmezsek, onlar içimizdeki İlâhî kaynaklı sesleri kesebilir.
“Allah’ın eksiksiz, tam olan kelimeleri ile O’nun öfkesinden, cezasından; kullarının şerrinden, şeytanların vesveselerinden ve beni kötülüğe atan beraberliklerinden Allah’a sığınırım” duasıyla, nefsin her türlü vesvese ve tuzaklarından Allah’a sığınıyoruz. Bu sığınma hissi, insanı hem manevî güvenlik ve terapiye götürür, hem de Geylânî Hazretlerinin ifadesiyle zahirî halvet yoluyla Allah’ın isim ve sıfatlarıyla bağlantı kurarak Onunla bütünleşme imkânı sağlar. Bu bağlamda zahirî halvet, nefsini arzularından uzaklaştırma ve bedenini insanlarla muameleden alıkoymadır. Böylece insan, kötü huylarıyla insanlara zarar vermemiş ve nefsin alışık olduğu şeyleri terk etmiş olur. Yine zahirî halvet; ihlâs niyeti, iradî ölüm ve kabre girme yollarıyla, nefsin zahirî özelliklerine gem vurmadır.
“Rabbinin makamından korkanın ve nefsini kötü arzulardan alıkoyanın varacağı yerin cennet olacağını” bu duayla, insan hem manevî, hem de kalbi açıdan tecrübe ederek huzur bulmaktadır. Böylece bu dualar, vurguladıkları güçlü manevî içerikleriyle; vesvese, takıntı ve huzursuzluktan özgürleşmiş bir hayatı insana vadeder.
Vesvese, takıntı ve huzursuzluktan soyutlanmış bir hayatı hedefleyen insan, mevcut kaygı bozukluklarını en aza indirmeyi başarabilir. Konunun başında dile getirdiğimiz dualar, aynı zamanda kaygı bozukluklarını da en güçlü şekilde tedavi eden dualardır. Çünkü sinsi bir yılan edasıyla bir fısıltı halinde gelen vesvese ve takıntılar, insanda uzun vadede sonu gelmeyen ciddi kaygı bozukluklarına neden olabilir. Kaygı bozuklukları ise, insan hayatındaki başarı ve mutlulukları ipotek altına alır. Zira kaygı bozukluklarının temelinde gelecek performans, ekonomik durum, sağlık, görünüm vb. konularındaki gerçekçi olmayan endişeler ve bu endişeler konusunda aşırı bir güvence arayışı bulunmaktadır.
