Çevrede çok büyük saygı ve hürmet duyulan kıymetli bir büyüğümüzle, evlilik üzerine sohbet ediyorduk. Örnek bir aile babası olan bu zatın anlattıkları çok çarpıcıydı.
“Ailede huzur ve mutluluk nasıl sağlanır?” diye sormuştuk. Verdiği cevap şöyleydi:
1. Ailede iman ve ibadeteğitimi yapın. Fertlerin birer kul olduklarını; bütün davranışları ve her hareketten dolayı hesap verecekleri anlayışı üzerinde durulsun.
2. Anneve baba olarak çocuklarınıza örnek davranış modelleri sunun.
3. Konuşmalarınız ve çocuklara hitabınız son derece şefkatli ve nezaketli olsun. Asla kaba kelimeler kullanmayın.
4. Şakaile de olsa yalan söylemeyin ve çocuğunuzu kandırmayın. Çocuğunuz, her söylediğinizin doğru olduğunu bilsin.
5. Çocuğunuzun makul isteklerini gözünüzde büyütmeyin. Olmayacakları ise, niçin olmayacağını izah edin; onu ikna edin. Azarlayıp, susturmayın.
6. Çocuklarınızla arkadaş olun. Onlarla oyun oynayın, koşuşturun, yerlerde yuvarlanın. Yoksa iç dünyalarına girip itimatlarını kazanamazsınız.
7. Evinizde ibadetleri birlikte yapın. Kur’an okuyun. Sohbet geceleri düzenleyin.
8. Aile problemleri için bir aile kurulu oluşturun. Her fert bu kurulun üyesi olsun. Toplanm ve konuları tartışın. Her kişinin bir reyi olsun. Sonuçları oylayın. Kararlara da mutlaka uyun.
9. Çocuklarınızın okullarını sık sık ziyaret edin. Başarılarını övün. Başarısızlıklarının nedeniniyse, araştırın.
10. Eşinizle birbirinize saygılı ve nezaketli olun ki, çocuklar bundan ders alsınlar. Siz kavga ederseniz, onlar da kavga etmeyi öğrenirler.
11. Kişi haklarına saygı göstermeyi öğretin. Haram, helâl gerçeğini çok iyi anlasınlar. Eğer hayattan bu kavramlar çekilirse, toplum allak bullak olur.
12. Çocuklarınızı, aile büyüklerine ve akrabalarınıza gönderin. Onların ellerini öpsünler, onların sık sık sevgilerine ve dualarına mazhar olsunlar. Bu şekilde akrabalık bağı güçlenir.
13. En önemlisi ise, çocukların evde “iman ve inanç” talimleridir. Bunu ibadetlerle, kitap okuyarak ve örnek davranışlar görerek kazanırlar. Yani hayatları “iman ve inanç” ekseni üzerine kurulmalıdır.
Bu konuyu Bediüzzaman şöyle izah eder:
“Eğer ahirete iman, bir haneye girse birden ışıklanacak. Ortalarındaki münasebet ve şefkat ve karabet (yakınlık) ve muhabbet kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr-ı ahirette saadet-i ebediyede dahi o saadetlerin devam ölçüsüyle samimi hürmet eder, sadakat eder…”
Çünkü öldükten sonra dirileceğine ve ebedî hayattaki beraberliğe inanan eşlerin beraberlikleri dünyanın dar kalıplarına sığmaz. Arkadaşlıkları dünyanın fani ve kısa olan hayatına bağlı kalmaz. Her iki eş de bilir ki, birbirleriyle ebedî hayat arkadaşıdırlar. Hayatlarının rotasını bu yolda çizerler. Sevgi ve muhabbetlerini ebedileştirmenin yollarını ararlar.
Aksi takdirde, ahiret inancının yitirildiği bir ailede, aile fertleri arasındaki sevgi, ilgi ve alaka, hürmet ve muhabbet sarsılır. Yaptığını Allah için yapmaz. Kendi nefsini düşünür. Zevk ve sefası için her şeyi rahatlıkla yapar. O zaman da ailede huzur son bulur. Sayısız kadın, erkek ve çocuk acı ve ıztırapla ağlar. İsteyen istediği an mutluluk peşinde evini barkını terk edip, gider.
Gitmesine gider de, sanki giden çok mu mutlu olur? Yitirdiği aile hayatını özlemez mi? Geride kalan gözü yaşlı eşini ve boynu bükük çocuğunu hemen unutur mu? Kalbinden şefkat ve merhamet duygularını ne kadar atmaya çalışsa da, manevî bir ateş onun ruhunu yakar. Kalbinde yanan ateşi söndürmek için de kendisini eğlenceye verir, unutmak ister. Belki bir müddet unutur. Fakat yaşadığı o anki tatlı hayat, sonunda acı ve ızdıraba döner. Balla birlikte yenen zehir tesirini göstermeye başlar. Artık acılar başlamıştır. Kendini avutmaya çalışır. Hayal kırıklığı içinde hayat koşusuna devam eder.
Ama bilmez ki, bu dünyanın zevkleri seraptır. Yakalansa bile yalnız tattırır, fakat tatmin edip doyurmaz. Geçici bir zevk verir. Ne çare devamsızdır. Bir müddet sonra o zevki yüz kat acılara inkılap ettirir. Hülasa, dünyanın meşru olmayan zevkleri, lezzetleri zehirli bir bala benzer. Bir müddet sonra karın sancısıyla tadanları kıvrandırır. Çünkü dünya bir üzüm yedirse, on tokat vurur.
“Her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti kendi hanesidir. Eğer iman-ı ahiret o hanenin saadetine tesir etmezse, o aile efradının her biri şefkat ve muhabbet ve alakadarlığı derecesinde elim endişeler ve azaplar çeker. O cenneti cehenneme çevirir. Veyahut muvakkat eğlencelerle ve sefahetlerle aklını tenvim edip, uyutur. İnsanın dünyaya gönderiliş gayesi Halik-ı Kâinatı tanımak ve Ona iman edip, ibadet etmektir.”
Bu gaye aile içinde esas alınırsa, aile fertleri de bu anlayışı ailelerinde yaşatmaya çalışırsa huzur ve mutluluk denilen o sihirli kavram kolayca elde edilmiş olur.
