Çok sevdiğim önemli dostlarımdan birisiydi. Yaşı benden küçük olmasına rağmen bir müddet aynı okul sıralarını paylaşmıştık. Gerek yaşı, gerekse de nezaketinden dolayı bana “ağabey” derdi. Uyumlu, hoşgörülü, zeki ve iyi bir aile terbiyesi almış olan arkadaşımla uzun yıllar görü- şememiştik.
Arkadaşım, aynı sıraları paylaşmış olan bir başka arkadaşımızla evlenmişti. Evlilik düzenleriyle ilgili herhangi bir haber alamamıştım, ama on yaşlarında bir çocukları olduğunu, bir köyde karı-koca öğretmenlik yaptıklarını öğrenmiştim.
Arkadaşımla son görüştüğümüz yıldan sonra tahminen on iki, on üç yıllık bir zaman geçmişti. Bu arada birkaç kez telefonlaştık. Beni ısrarla evlerine davet etmişti. Hem kendisi, hem de eşiyle aynı okulu paylaşmış olmanın verdiği rahatlık ve istekle bir yaz ziyaretlerine gittim. Fakat başka bir şehirde görev yaptığım için, uzun bir yolculuktan sonra varabilmiştim. Anadolu’nun küçük bir ilinin, şirin ve yeşilliğe bürünmüş bir köyünde öğretmenlik yapıyorlardı. Ayrıca bir de çocukları vardı.
Okumuş iki insanın, görünen bu imkanlarla huzur dolu bir yuvada günlerini geçirdiklerini tahmin ediyordum. Çünkü okulun lojmanında oturuyorlar, köylüyle araları iyi, arabaları vardı ve mâli durumları da fevkalade iyi bir seviyedeydi. Ama gerçek, göründüğü gibi çıkmamıştı.
Arkadaşım beni görünce, dünyalar onun oldu. Yılların hasretiyle kucaklaştık. Hatta kucaklaşmak ne kelime, gözyaşı (.löktük. Eve alındık. Kendisi de bir sınıf arkadaşım olan eşi geldi, çok da sıcak olmayan bir sesle, “Hoşgeldin” dedi. Dil ucuyla hatır sorup, mutfağa geçti.
İçime bir endişe düşmüştü. Beni çok seven birisinin eşi olması, daha da önemlisi yıllarımızı aynı okulda birlikte paylaşmış olmam nedeniyle daha içten, daha samimi bir davranış bekliyordum. Ama bundan eser yoktu. Ya bilmediğim bir nedenden dolayı bana kırılmış veya görünüşte düzenli bir aile hayatını andıran evde, bazı huzursuzluklar vardı. Günlerden pazar, salonda televizyon açık, yaz olmasına rağmen serin bir hava mevcuttu.
Bir ara karı-koca mutfağa geçtiler. Ben de çözemediğim bir problemin içine daldım, bu tatsız sürprizin nedenleri üzerinde kafa yormaya başladım. Aradan çok geçmemişti ki, mutfakta başlayan tartışma sesleri salona kadar ulaşmaya haşladı. Ben de birbirimize mahcup olmamak için kalktım televizyonun sesini açtım. Ancak buna rağmen konuşmalar rahatlıkla duyuluyordu.
Evin hanımı kontrolsüz ve sert ifadelerle adeta bağırıyordu. “Ben sana kaç defa dedim, evde misafir istemiyorum diye.
“Hanım, Allah aşkına yavaş ol. Şimdi bunların sırası değil. Rezil olacağız. Hem Halit Ağabey, misafir sayılmaz. Yıllarını bizimle geçirdi. O bize okulda ağabeylik yaptı. Bizde çok emeği var. Uzun yıllar sonra ziyaretimize gelmiş. Şimdi kovalım mı evimizden?”
“Çağıran sensin. Dolayısıyla hizmet etmek de sana düşer. Benden hiçbir şey bekleme.”
Salonda şok olmuştum. Bu tartışmanın boyutu, bu evde olağanüstü bir huzursuzluğun olduğunu gösteriyordu. İpler tamamen kopmuş, göstermelik bir aile düzeni kalmıştı sadece.
Arkadaşım, gözleri ve yanakları kızarmış halde yanıma döndü. Israrla sevincini ve sürürünü ifade etmek istiyordu. Ama ruhunda kopan fırtınayı bastırmak ne mümkündü. Bu çok acıklı durum, her haline yansıyordu. Arkadaşım beni ağırlamak için çırpınıp duruyordu. İkramlarda bulunmak ve yılların hasretini gidermek istiyordu. Ama evin havası her an patlayacak bir bomba gibiydi.
O gece kalmaktan vazgeçerek, birkaç saat sonra ayrılmanın yollarını aramaya başladım. Ama tartışmayı hiç duymamış gibi davranmaya gayret ediyordum. Arkadaşımın bütün ısrarlarına rağmen, akşama kalmadım. Çok önemli bahaneler ileri sürdüm. Yalnızca bir çay ve bir de meyve faslında bulundum. Ama ne çay, ne de meyve boğazımdan geçmemişti. Çok üzülmüştüm.
Dışarı çıktık. Arabaya doğru ilerlerken, eşi ve oğlu geride kaldılar. Arkadaşım vedalaşmak için bana sarılarak ağlamaya başladı.
“Halit Ağabey” dedi. “Ne olursun, Allah aşkına bana dua edin. Tatsız bir aile hayatımız var. Cehennem hayatı yaşıyorum. Hiçbir konuda anlaşamıyoruz. Meğer birbirimizi hiç tanımamışız. Bu yükü daha fazla taşıyamıyorum. Bu yüzden psikolojim bozuldu. Ortada nur topu gibi bir evlat var. Evi ve evliliği kolay feda edemiyorum. Evliliği feda edemememin en büyük nedeni ise, çevrede inançlı insanlar olarak tanınıyoruz. Ailevî huzursuzluğun ortaya çıkması ve hele bunun boşanmayla sonuçlanmasına asla dayanamam. Bunun için bu ızdıraplara katlanıyorum.”
Bu dayanılmaz acının sahibi arkadaşım, hem kendisi ağlıyor, hem de beni ağlatıyordu. Son sözü de şu olmuştu:
“Ağabey, ne olursunuz dua edin. Allah, ya beni, ya da onu alsın, bizi kurtarsın. Yoksa bunalıma girmekten korkuyorum.”
Arabaya binip ayrılmaktan başka hiçbir cevap verememiştim. Ama bu dramatik hayat, adeta beni ezip geçmişti. Şehre kadar binlerce yorum yaparak geldim. O gece bir dakika uyuyamadım. Hep arkadaşımın halini düşünüp ona dua ettim.
Sabahleyin o şehirden ayrılmak için, bazı eş ve dostları ziyarete çıkmıştım. Yine okulu birlikte paylaştığım bir arkadaşımın iş yerine uğramıştım. Geçmiş hatıraları paylaşırken konuşmamızı bir telefon sesi böldü. Oturduğumuz odaya arkadaşımın hayret ve şaşkınlık dolu kelimeleri düştü.
“Tırın altında mı kalmış? Dün akşam mı olmuş? Cenazesi morgda mı? Aman Allah’ım, bunu da mı duyacaktım?”
Bir panik koptu o esnada. Kimse kimsenin konuşmasından bir şey anlamıyordu. Hıçkırıklar birbirine karışmıştı.
Haber bir kez daha bizi yaktı, geçti.
“Ağabey, ne olursun, dua edin. Allah ya beni, ya da onu alsın. Yoksa bunalıma girmekten korkuyorum” deyişi kulağımda çınlıyordu. Allah’ın ne güzel kuluymuş.
Taşıdığı inancı ve çok sevdiği çocuğu için, evinin düzenini yıkmamak adına dayanılmaz fedakârlıklara katlanan arkadaşım, o akşam arabayla bir başka köye giderken, tırın altına girmiş ve rahmetlik olmuştu. Eşinin çırpınışları ve iç yakan feryatları artık sonuçsuzdu. Pişmanlık çok erken başlamıştı, ama kolay kolay da gitmiyordu. Gün geçtikçe bu ateş içini yakmaya devam edecekti.
