Şair A’şâ Neden Geri Döndü ?

By | 1 Ağustos 2019

Peygamber Efendimiz (sav) davasını açıklamıştı. Sesi etrafa yayılmıştı. A’şâ b. Kays, dönemin sayılı şairlerindendi. Araştırmış, soruşturmuş, Peygamber Efendimiz hakkında geniş ve kesin bilgiler edinmişti. Kararını verir ve devesine atlayarak yönünü Mekke’ye çevirir. Neşeli ve kararlıdır. Yolda şiirler söylüyordu: “Karar verdimi Muhammed’in huzuruna varıncaya kadar devemin ne yorgunluğuna / ne de çıplak ayağının incinmesine acımayacağım/ Ey Devem!Sen, Ibnu Hâşim’in (Efendimiz) kapısına çökünce ancak dinlenirsin/ Görürsün o zaman lutfünü da ihsanını da/ Muhammed bir peygamberdir, göremediklerinizi görür/ Namı, cihana yayılmıştır O’nun/ Allah’ın peygamberi Muhammed’tir O/ Öğütlerini dinlememek sana yakışmaz”
Şiir söyleye söyleye Mekke’ye gelir şâir. Bilinen, tanınan biridir. Şehrin önemli bir ismi konuk eder onu evinde. Şiiri, şairi seven bir toplumdur Mekkeliler. Konuk olduğu eve doluşurlar. Bir iki şiirini dinledikten sonra sorarlar.
– Niçin geldin?
– Muhammed’e varıp iman etmeye! der.
Okuduğu şiirlerin ruhlarına verdiği tat ve zevk birden yok olur. Şiir ve şair hayatlarını etkileyen en önemli iki öğedir. Böylesine güçlü bir şairin imanı, İslâm’a ve Müslümanlara büyük yararlar sağlayacaktır. O an düşündükleri tek şey şairi kararından vazgeçirmektir. Ebu Cehil sokulur yanma önce. Kurnazdı. İnsanoğlunun zaaflarım çok iyi biliyordu. Belli ki muhatabını onlarla vurmak istiyordu.
– İyi ama ey Ebu Basîr! der. Muhammed’in zinayı yasakladığını biliyor musun?
– Bilmiyorum, ama o kadar da önemli değil. Pek düşkün değilim. Üstelik yaşlandım artık. O beni terk edeli çok oldu. Ben de onu bıraktım.
İlk okları hedefini bulamamıştı. Kaygıları daha da artmıştı.
Ebu Cehil yeniden kurnazlılığım konuşturmak ister. Şarap, içki henüz yasaklanmamıştı. Ancak Peygamber Efendimizin etrafındaki bir çok Müslüman’ın içki kullanmadığının farkındaydı. Bunun bir yasaktan ötürü olmadığını da bilmesine rağmen, adamı bu zaafıyla ürkütürüm düşüncesiyle şansım denemek ister bu kez:
– Anladım. Ancak O’nun şarabı da yasakladığını biliyor musun?
Şaşkınlık geçirir şair bu sefer. Durup düşünür. Sonra da:
– İşte bu çok zor, der. Ardından da ekler:
– Bu bir hastalık ve bu hastalık da bende var ne yazık ki. Şu an terk etmem de çok zor. İyisi mi Ebu Cehil, bir yıl daha içmeye devam edeyim. Sonra gelir Müslüman olurum.
Yüreklerine su serpmişti sanki şair. Korktukları başlarına gelmeyecekti, sevinmişlerdi, yeniden gülüp eğlenmeye başlamışlardı.
Nasip…
Şair A’şâ yurduna döner. Bir daha da gelemez Mekke’ye. Bir yıl geçmeden ölür.
Şâir A’şa olayı bu konuda sadece bir örnek olay.
Yüce dinin saadetli sinesine sığınmaya, kötü alışkanlıkları alıkoymuştu A’şâ gibi bir çoğunu.
Geçelim….
Peygamber Efendimizin ıslahına çalıştığı toplumun içki konusundaki resmi işte buydu.
Puta tapmak, yüzyıllardan beri atalarından süregelen bir inançtı; damarlarına işlemişti. Her kabilenin bir putu vardı. Kabileden biri sayahate çıkacağı zaman putunun benzerini helvadan yapar, yolda acıkınca da afiyetle yerdi. Bu denli de zavallı ve garip insanlardı.
Ticaretle uğraşan belli bir bölümü dışındakilerin işi gücü; yol kesmek, soygun yapmak, adam öldürmekti. Bunları yaptıktan sonra ballandıra ballandıra anlatmak da onlara göre marifetti. Bunları yapmayanı adamdan saymıyorlardı.
Kadını adeta insandan saymıyordu geneli. Kadının hayat hakkı iki dudakları arasındaydı, konuşma hakkı yoktu. Onlara göre kadın erkek için “ayak bağı” idi. Bu nedenle de doğan kız çocuğu olunca Kur’anin ifadesiyle “Yüzleri kararır”dı. Zavallı kızları daha körpe yaşta kumlara, toprağa gömecek kadar vicdandan, şefkatten yoksunlardı. Bu zulmü işlemeyen insan o dönemde parmakla sayılacak kadar azdı. Müslüman olduktan sonra bilerek karıncayı incitmekten sakınan Hz. Ömer’in bile kızını diri diri gömdüğünü hatırlarsanız, vahşetin toplumda ne denli yayılmış olduğunu anlarsınız.
Tüm bu vahşi adetleri, çirkinlik ve kötülükleri hayatlarının vazgeçilmezleri haline getirmişlerdi. Merhum Akif o nedenle:
“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!” diyerek o devrin zulmünü gayet veciz ifade eder.
Peygamber Efendimize işte böyle bir toplumda görev ve-rilmişti. Bu toplumu düzeltmek, adam etmekle vazifelendirilmişti.
Vahşi bir toplumdu, diyoruz. Nedir “vahşi”nin sözlük anlamı? Yabanî… “Vahşi insanlar” dediğimiz zaman, tüm insani değerlere yabancı insanları kastederiz.
İşte onlar, tüm İnsanî değerlerden yoksun yaşayanlardı.
Görevinin ne kadar zor, işinin ne kadar çok olduğunu anladık mı şimdi?
O (sav), hem bu insanların adeta kanlarına karışmış tüm çirkin ve kötü alışkanlık ve adetlerini ortadan kaldıracaktı, hem de bunların yerine en güzellerini hayatlarına kazandıracaktı.
Görevinin ne kadar zor, işinin ne kadar çok olduğunu uzun uzun anlatmaya gerek var mı artık?
İşte O’nun Öğretmenliğinin büyüklüğünü böyle bir toplumda başardıklarıyla anlayabiliriz ancak.
Bir kere Peygamber Efendimiz, her şeyi Yüce Allah’tan öğrenen, ders alan bir öğretmendi. Her sözünün, her davranışının arkasında vahiy vardı, yani Allah’ın dersi. Allah’tan dersini alan bir Zât’m öğretmenliğinin büyüklüğünden şüphe edilebilir mi? Hele başardığı büyük inkılabı gördükten sonra…
Biz çocuğumuzun hoşumuza gitmeyen bir huyunu değiştirmeye çalışırken ne kadar zorlanırız değil mi? Bazen de başaramayabiliriz tüm çabamıza rağmen. Öğretmen, bir öğrencisini kötü bir alışkanlıktan kurtarmak için ne kadar çaba sarf eder, değil mi? Bazen başarır, bazen de çabası boşa gider.
O zaman bakalım Peygamber Efendimiz böyle bir toplumu her konuda nasıl pırıl pırıl bir toplum haline getirmiş ve hangi metodu ve yöntemi izlemiş… Onları nasıl bu âdetlerinden vazgeçirmiş; nasıl onları ilim, irfan, güzel ahlakla donatmış; nasıl karıncaya basmaz hale getirmiş….