İnsanın değeri ve büyüklüğü, önüne koyduğu hedeflerle orantılıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin önemli bir sözü vardır, der ki: “Kimin himmeti milleti ise, o tek başıyla küçük bir millettir”.
İyi veya kötü yolda büyük işler başaran, adlarından söz ettiren insanlar, önlerine büyük hedefler koymuş olan insanlardır.
Peygamber Efendimizin himmeti ise, bir fert, bir topluluk veya bir millet değildi; kıyamete kadar gelecek olan insanlıktı, ümmetiydi. Hatta himmeti, kıyametten sonraya da taşacak, mahşer gününde de ortaya çıkacaktı. O’ndan gayret ve himmet noktasında ileri başka bir insan yoktu, olamazdı da…
Müslümanların saadet ve sevinçleriyle de, üzüntü ve kederleriyle de birebir ilgiliydi. O’nun bu evrensel özelliğini Kur’an’m “Andolsurı size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir:”55 ayetinden öğreniyoruz.
Bundandır ki, henüz dünyaya gözlerini açar açmaz “ümmetim” demiştir. Mahşer günü de yine herkes derdiyle, tasasıyla meşgul olacakken, O (sav) yine “Ümmetim” diyecek ve şefkatinden gelen bu yüce, ulaşılmaz himmetini, gayretini ve diğer gamlığım ortaya koyacaktır. Hayatında hep insanlık için, ümmeti için yaşamıştır, mahşerde de bu yüce gayretinin eseri olarak ümmeti için Yüce Allah’ından af dileyecektir. Hatta O, şimdi bile bizimle ilgilidir. Yüce Allah, O’na, bu imtiyazı tanımıştır.
Bir gün ashabına:
– Cuma günü bana salavatı çok okuyun. Çünkü, o gün okunan salavatlar meşhuttur; melekler ona şahitlik ederler, bana salavatı okuyan hiç kimse yoktur ki, o daha okumasını bitirmeden salavatı bana ulaştırılmamış olsun, buyurdu.
Sahabilerden biri:
– Ey Allah’ın Resûlü! Vefatınızdan sonra da mı? diye sorunca da:
– Evet, dedi. Vefatımdan sonra da. Zira Cenab-ı Hak hazretleri toprağa, peygamberlerin cesedini çürütmeyi haram etmiştir (toprak çürütmez). Allah’ın Peygamberi her zaman diridir, rızka mazhardır.56
Gönderilen her salavat, Peygamber Efendimiz için manevi bir rızk olduğu gibi, bizim de sevap kazanmamız demektir. Bizi salavata teşvik etmek de aslında bize olan şefkatindendir; çok sevap kazanmamızı istemesindendir.
O (sav), aramızdan cismen ayrılmıştır; manen bizimle beraberdir.
Bir keresinde ashabına:
“Hayatta olmam sizin için hayırlıdır. Zira, çözemediğiniz konulan soruyorsunuz. Başkaları da size soruyor. Vefatım da sizin için hayırlıdır. Çünkü o zaman, bu dünyada yaptıklarınız bana gösterilecek; hayırlı bir işinizi gördüğümde, bundan dolayı Allah’a hamd ederim. Kötü bir davranışınızı görünce de, Allah’tan sizi af etmesini dilerim,” buyurmuşlardı.
“Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar Senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan şüphesiz Sen Aziz ve Hakim’sin”57 ayeti kendilerine inince, o gece gün ağarmcaya kadar, tek söz etmeden sürekli okumuştu.
Neden?
Seni, beni, ümmetini ve insanlığı düşündüğü için…
Hz. Isâ, bir millete peygamber olarak gönderilmişti. Bu duayla onların affını istemişti.
Peygamber Efendimizin de himmeti milletiydi, ama O’nun milleti özel anlamda ümmeti, genel anlamda tüm insanlardı. Bir taraftan müminleri üzerinde şefkatle titrerken,
onları dersleriyle yetiştirmeye çalışırken, diğer taraftan en azılı düşmanlarının kapısını yüzlerce defa çalmamış mıydı? Ebu Cehil’e, Ümeyye’ye, Ubey’e, Ebu Süfyan’a defalarca davasını anlatmış ve “daha ne zamana kadar böyle şirk içinde yaşayıp gideceksiniz?” demişti. O çok sevdiği amcasına acaba kaç kez, “Ey amca! Gel, “La ilahe illallah söyle de kurtul” demişti?
İnsanın gayretini, himmetini kamçılayan düşünce ufkunun genişliğidir. O’nun düşünce ufku tüm zamanları kucaklıyordu. O’nun için, daha etrafında bir avuç Müslüman varken; “Bu din, (yayılıp) öylesine bir emniyet ve asayiş sağlayacak ki bir kadın, tek başına Allah korkusundan başka hiçbir korku duymadan Hîre’den kalkıp Kâbe’yi tavaf etmeye gidecektir!” diyordu. Bir başka seferinde ise “Hadramut’tan” diyordu.
Hîre bugünkü Irak topraklarında bir şehirdi. Hîre nere, Mekke nere?
Hadramut ise, Yemen’de bir bölgenin adıydı. Yemen nere? Mekke nere?
Ama O (sav), Peygamberliğinin o geniş ufkuyla bunu görüyordu. Gördüğü ve söylediği gibi de oldu. Hatta Müslümanlar daha ötelere uzandılar…
Bununla da kalmıyor; “Bu din güneşin battığı her yere ulaşacak” diyerek düşünce ufkunun ne denli geniş olduğunu gösteriyor ve bizlere emir ve işaret veriyordu. Bugünün Mus’ab’ları, Bilâl’leri, Ammar’ları, Ca’ferleri, Fatıma ve Aişe’leri bu emir ve işaretine uyarak bin bir zorlukla da olsa bunu yapma gayreti içinde değiller mi?
İşte Peygamber Efendimiz bu âyeti okurken, bu duayı gün ağarıncaya kadar mübarek dillerinden düşürmeden yaparken, hem insanlara hidayetin nasip olmasını dilemişti, hem de ümmetinin affını yürekten talep etmişti.
İnsanlık O’nu (sav), tanımamakla elbette büyük bir kayıp içinde.
Bize gelince…
Bize bu denli yoğun ilgisi olan, ebedi âleme göçünden sonra bile bizi düşünen bir Peygamberimiz varken…
Biz, O’nun bu denli yoğun sevgisine, merhamet ve şefkatine ilgisiz kalırsak nankörlük olmaz mı? O’na yürekten ilgi gösterip, yaşayışını, ahlakını hayatımıza hayat yapmamız ve çocuklarımıza da bu konuda örnek olmamız gerekmez mi?
O (sav); “Çocuğun, babası üzerindeki haklarından biri ismini ve terbiyesini güzel yapmasıdır.” buyurarak çocuklarımızın dini ve dünyevi terbiyesini omuzlarımıza bir vazife olarak yüklemiştir.
Çocuklarımıza O’nun sevgisini, şefkat ve merhametini yaşayışımızla hissettirmez, örnek olmazsak “vay halimize!”.
Evet, Peygamber Efendimiz, yüz yıllar önce o geniş ufku ve çocuğa duyduğu ilgi ve sevgiden:
– Ahir zamanda babalarından dolayı vay o evlatların haline! demişti.
Sahabiler şaşkın ve merak içinde:
– Müşrik babalardan ötürü mü onlara kıyıldı da heder oldular, diye sormuşlardı.
– Hayır! Demişti. Mümin babaları onlara kıydı.
Daha da şaşırmışlardı:
– Nasıl oldu ey Allah’ın Resûlü?
– Babaları, onlara dinlerini öğretmeyi ihmâl etti, buyurdu.
Vay haline; çocuklarının kısacık dünya hayatlarını düşünüp her türlü imkana sahip kılan, ama ebedi saadetini düşünmeyip onun terbiyesini ihmal eden annelere-babalara!
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyun…” ayeti nazil olmuştu.
Hz. Ömer ayeti duyunca:
– Ey Allah’ın Resûlü, dedi. Nefislerimizi koruruz! (Bunu anladık) Peki ehlimizi nasıl koruyabiliriz, diye sordu.
Cevapları net oldu:
– Allah’ın yasakladığı şeyleri onlara yasaklar, Allah’ın emrettiği şeyleri de onlara emredersiniz. İşte bu, onları korumak demektir.60
Çocuklarımızı her türlü kötülük ve çirkinlikten koruyacak manevi zırh budur.
Yine Peygamber Efendimizden öğrendiğimize göre; çocuğun gerek diniyle ve gerekse dünyası ile ilgili terbiye ve eğitimi, konuşmasıyla başlar. Yedi yaşından itibaren de sıkmadan ve zorlamadan dinin tatbikatına alıştırılır. Büluğ çağına kadar da hayatta tek başına ayakta duracak şekilde yetiştirilir. Buna bir tür “temel eğitim” de diyebiliriz. Çocuğun himayesi, şefkat ve anlayışla anne tarafından terbiye edilmesi, çocuğa bir hak olarak tanınmıştır. Dinimizde aile tarifinin içinde anne, baba, evlat ve hizmetçi vardır. Özellikle hizmetçi unsuru, annenin daha çok çocuğuna vakit ayırması ve onun terbiyesiyle daha ciddi ilgilenmesi bakımından aileye dahil edilmiştir.
