Ağaçlar, hatta kurumuş direkler bile Allah’ın izniyle O’nu tanıyor, biliyorlardı. Mescid’inde uzun süre minber yerine dayanıp konuşmalarını yaptığı bir kuru hurma direği vardı. Yıllarca böyle devam etti. Sonra Müslümanların isteği üzerine üç basamaklı bir minber yapıldı. Artık derslerini, öğütlerini halka buradan duyuracaktı. Fakat daha bu minbere çıkıp ilk hutbesini verdiği sırada Mescit’te hamile deve ağlayışını andıran acı bir ağlama sesi duyuldu. Ortalıkta ne deve vardı, ne de deve yavrusu. Şaşırıp meraklanmıştı herkes. Ses de, inleme de o kuru direkten geliyordu. Peygamber Efendimiz yanına varıp dokununca iniltisini kesmişti ancak. Yıllarca bu hurma kütüğüne dayanarak Mlah’m adını anmış, O’na hamd ve şükretmişti. Kuru kütüğe bunlar âdeta hayat vermişti. O’nun manevi şahsiyetinin insanlar tarafından bilinmesine de yıllarca hizmet etmişti. Dokunuşuna, kokusuna alışmıştı ve bir mucize eseri olarak ayrılığına dayanamadığını, bir deve gibi inleyerek göstermişti. Belki mucize diliyle insanlara: “Ben, bir kuru kütük iken bile Peygamberin ayrılığına dayanamazken, siz ey akıl, şuur ve gönül sahibi insanlar, O’na karşı nasıl ilgisiz kalabilirsiniz?” diyerek ders vermek istemişti.
Peygamber Efendimiz sonra onu kucaklamıştı ve: “Ağlaması, Allah’ın zikrinden ayrı kalması ve Allah Resûlü’nden ayrı düşmesindendir!” buyurmuştu.
