İbn Cemaa’ya göre hoca, her şeyden önce, başkalarına anlatacağı veya öğreteceği konu yahut konuları iyi bilen ehliyetli kişidir.
İbn Cemaa, hocanın, anlatacağı veya ders vereceği konuya tam hakim olmasını zorunlu saymaktadır. Ona göre hoca, en iyi bildiği konuda ders vermelidir. O, bir kimsenin yeterli düzeyde, alan bilgisi kazanıp uzmanlaşamadığı bir konuda hocalık görevini üstlenme ye kalkışmasını, günahkarlık ve fasıklık olarak nitelendirmektedir. Bir hocanın, iyi bilmediği bir konuda öğretime kalkışması, dinle oynamaktır diyor.
Dahası, bu tip hoca, insanlar arasında aşağılanacak, onurunu yitirecektir. İbn Cemaa, bu görüşünü, olduğundan fazla görünmeye çalışanı yeren hadisi ve önceki bilginlerin sözlerini naklederek desteklemeye çalışıyor.
Ehliyetsiz bir hocanın eline öğretimi vermek, eğitim-öğretime, ilme ve çocuklara ihanettir.
Hoca ilme öylesine düşkün olmalı ki, birçok yönden kendisinden daha aşağıda olanlardan bile, bilmediklerini iştiyakla öğrenebilmelidir. Şartlar ne olursa olsun, ilimle ilgili faydalarından uzak durmayı göze almamalıdır. Said b. Cubeyr’in şu sözünü öncelikle naklediyor: “Kişi, öğrenmeyi sürdürdüğü müddetçe âlimdir; öğrenmeyi bıraktığı, kendisini müstağni (doygun) sanıp sahip olduklarıyla yetindiği an, olabilecek en cahil biridir”
İbn Cemaa, hocanın, önce yazılmış olanlarla yetinmemesini, sürekli kendini yenileyen birisi olarak onları aşmasını; onlara yenilerini eklemesini istiyor. Dolayısıyla ona göre hoca, aynı zamanda bilgi üreticisi de olmalıdır. Kitaba bağlı eğitim-öğretimin yapıldığı o dönemler için bu düşünce oldukça dikkat çekicidir. Bu görüşüyle İbn. Cemaa, bir bakıma skolastik öğrenim anlayışını evetlemediğini de ortaya koymuş oluyor.
Hocanın, bilgilerini kaleme alarak onları ebedileştirmesini de özellikle isteyen İbn Cemaa’ya göre yazma, hocanın o konu çevresinde daha fazla düşünme, araştırma ve çeşitli kaynakları inceleme ihtiyacı hissetmesine neden olacak; dolayısıyla o sahanın gerçeklerini bütün incelikleriyle kavramasını sağlayacaktır. Yazma, diğer faydalan yanında, yazarın dilini de geliştirecektir.
Ne var ki, onun istediği, “yazmış olmak için yazmak” değil, bu konuda belli ilkelerin göz önünde bulundurulmasını, özgün işlevinin olmasını istiyor. Sözgelişi, daha önce yazılmış olanları tekrara kalkışılmamak. O ana kadar yazılmamış, en iyi, daha çok faydalı, ihtiyaçlara cevap verecek olan hususlar ele alınıp yazılmalıdır. Ayrıca, okutulan kitaplara notlar düşülerek eksikleri tamamlanmalı, açıklamalar yapılmalı, onlara yeni bilgiler eklenmelidir.
İbn Cemaa, kitap yazmayı hoş karşılamayan çağdaşı bilginlerin görüşlerine katılmamakla birlikte, ehliyetsiz insanların yazmasına karşı çıkmaktadır. Hocanın yazmasını isterken onun daha fazla çalışarak buna tam ehliyetli olmasını; yazmak suretiyle de çalışmalarını ve araştırmalarını sürdürmesini istemektedir. Bütün bunlarla onun gözettiği önemli bir amaç var; hocanın ideal ölçüde bilgilenmesi, yetişmesi.
Hocanın araştırmalarını sürdürerek bilgi hâzinesini zenginleştirmesini isteyen İbn Cemaa, bunların birbirinden kopuk bilgi yığınları olmasını düşünmüyor. Aksine, onların özümlenmesini, aralarında bağ kurularak sistemleştirilmesini arzu ediyor. Bu nedenle o, kitap sayfalarından bilgi toplamakla yetinen hocayı benimsemiyor. Ona göre hoca, topladığı bu bilgileri, çağının ileri gelen bilgin-hocalarıyla tartışmalı, sık sık bu tür toplantılara katılarak onları iyice hazmetmelidir.
Ayrıca, İbn Cemaa, hocanın kendisine özgü fikirlerinin olmasını, farklı görüşleri nakletmekle yetinmeyip kendisini de ortaya koymasını zorunlu görmekte, onun bir kitaba veya bir ilim adamına bağlı kalmamasını istemektedir. İşte sözü edilen bu tartışmalar, sohbetler ve farklı görüşleri değerlendirerek kişisel kanaate ulaşma çabası, hocanın kendi dalının yetkili uzmanı olmasına büyük katkıda bulunacaktır.
Burada, İbn Cemaa’nın özellikle vurguladığı ilim ahlakıyla ilgili bir konuyu da belirtmekte yarar var. Hoca, iyi bilmediği konularda ders vermeyeceği gibi, öğrettiği konuyla dolaylı ilintisi bulunan ve kendisinin iyi bilmediği hususlar olursa onları öğretmeye de kalkışmamalıdır. Aynı şekilde, kendisine bilmediği bir şey sorulunca da, hiç çekinmeden, “bilmiyorum” demeli; şüpheli veya yanlış bilgi vermemelidir.
