Esir olan Kureyşliler Ebû Bekir (R. Anh)’a bir elçi yolladılar:
— «Sizle biz akrabayız. En uzak bulunmamız size ötekilerden daha yakındır. Sahibine (yani Hazret-i Muhammed (S.A.V.)’e) yalvar bize ihsanda bulunup ipten bizi azâd eylesin. Ya da can akçesi, fidye kabul etsin! Bizim kanımızdan vaz geçsin!» dediler.
Hazret-i Sıddık (R. Anh) bu sözleri kabul edip onları sevindirdi, geri yolladı.
Kureyşliler sonra Hazret-i Ömer (R. Anh)’a da adam yolladılar. Aynı sözleri ona da söylediler. Hazret-i Ömeril Faruk onlara sert sözler söyledi. Sonra Hazret-i Muhammed (S.A.V.)’in yanma koştu. Hazret-i Ebû Bekir (R. Anh) da oradaydı. Esirlerin sözlerini ortaya koymuş ve akrabalıklarını söyleyip onlara ihsanda bulunulmasını dilemişti.
Peygamber (S.A.V.), ona hiçbir cevap vermemişti. Meclisten ayrılınca Hazret-i Omer dedi ki:
— «Yâ Resûlâllah! Bunlar Allahü Teâlâ’nın ve Resulünün düşmanlarıdırlar. Seni vatanından çıkardılar. Seninle dövüşe başladılar.Bunlann boyunlarını vur. Hak Teâlâ sana ganimetler verdi. Seni gani kıldı. Bunlar, küfür ve eğri yollar ehlinin başlandır. Filân kimsede benim yakınımdır. Öyle olduğu halde onu bana ver, boynunu vurayım Akıyl’i Ali’ye bırak öldürsün. Abbas’ı Hamza’ya teslim et, kessin! Herkes bilsin ki kâfirlerin dostluğu kalbimizden kalkmıştır. İslâm dini yücelsin ve aziz olsun!» dedi.
Hazret-i Peygamber (S.A.V.) ona da hiçbir cevapta bulunmadı. Ebû Bekir (R. Anh) yeniden geldi:
— «Yâ Resûlâllah! Akrabanı bütün helak etme, ihsan kaidesini unutma, geri bırakma. Hak Teâlâ’nın onların birine hidayet etmesi mümkündür!» dedi.
Hazret-i Muhammed (S.A.V.) yine hiçbir cevap vermedi. Hazret-i Ömer de yeniden geldi.
— Yâ Resûlâllah, dedi. Benden duy! Bunların boyunlarını vur! Müslümanların kalblerine şifa ver!
O da hiçbir cevap alamadı. Hazret-i Ebû Bekir üçüncü kere yeniden geldi. Ömer (R. Anh) da oradaydı.
Yine Kureyşliler için şefaat ve merhamet diledi. Hazret-i Muhammed (S.A.V.) çadırından dışarı çıktı. Mübarek yüzünü ashaba çevirdi. Şöyle buyurdu:
— Ebû Bekir’in örneği meleklerden Mikâil (A.S.)’dir ki, merhametli ve şefkatlidir. Suçluları daima bağışlar. Onlara merhamet duyar. Ve Rabbül İzzet’ten her zaman onlar için af diler. Onun peygamberler arasından benzeri İbrahim (A.S.)’dır ki o da kavmine karşı merhametli ve şefkatli idi. Onu ateşe attıkları zaman halkına şöyle dedi:
«Size de, Allah’ı bırakıp taptığınız şeylere de yuh olsun.»
(Enbiyâ sûresi, âyet: 67)
Ve sonra Allah’ına şöyle yalvardı:
«Ey Rabbim! Bundan sonra sana kim uyar, tâbi olursa işte o bendendir. Kim bana isyan ederse tövbe ettiğinde, gerçektir ki: “Sen çok bağışlayıcı ve merhametlisin!”(İbrahim sûresi, âyet: 36) demişti. Ve İsa (A.S.) gibidir ki o da şöyle demişti:
«Rabbim. Eğer onlara azap edersen, hiç şüphesiz ki, onlar Sen’in kullarındır. Ve eğer kendilerini bağışlarsan SEN yegâne hikmet sahibi ve azizsin.» (Mâide sûresi, âyet: 118)
Ömer’in misli ve örneğine gelince, o da Cebrail (A.S.)’dır ki Allah’ın düşmanlarına azap ve ceza indirir. Hazret-i Örneğin Enbiyadaki örneği Nûh (A.S.)’dır ki Allah’a şöyle niyaz etmişti:
«Ey Allah’ım. Sen onları bırakırsan Sen’in kullarını sapıtırlar ve ancak kâfir, nankör ve fitne, fücur doğurur!» (Nûh sûresi, âyet: 26)
Ve hem de Mûsâ (A.S.)’a benzer ki Allah’a şöyle yakarmıştı:
«Ey Allah’ım (Sen Firavunların) mallarını yok et ve kalblerini şiddetle sık ki onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyenlerdir.» (Yûnus sûresi, âyet: 88)
Bunları söyledikten sonra Hazret-i Muhammed (S.A.V.) Ashaba şöyle buyurdu:
— Sizin muhtaç ve fakirleriniz vardır. Bu esirlerinizden kim can akçesi verirse alır. Vermeyenin boynunu vurun.
İbn-i Mesut (R. Anh) der ki:
— Ben, ama dedim «Süheyl bin Beyzâ Mekke’de İslâm olmuştur.» Peygamber (S.A.V.) bu sözüme cevap vermedi. İzin almadan bu sözü söylemekte acele etmiştim. O anda üzerime taş yağacak sandım ve gök yüzüne baktım. O kadar güç bir durum geçirmiştim. Fakat biraz sonra Resulullah (S.A.V.) mübarek başını kaldırdı:
— Süheyl bin Beyzâ’nm Müslüman olduğu sözüne o kadar sevindim ki ömrümde bu kadar sevinmedim. Ve sonra ilâve etti:
— «Nice kalbler vardır ki taştan katıdır ve nice gönüller vardır ki ipekten yumuşaktır!» diye buyurdu. Sonra da Ebû Bekir’in işaret ettiği fidye tavsiyesine gönül eğdirerek bu işi uygun gördü.
— «Esirler hakkında ihsanı elden bırakmayın. Malı olmayanı da âzad edin!» dedi. Ebû Uzze adında bir şâir Hazret-i Muhammed (S.A.V’)’e fakirliğini bildirdi:
— «Beş kızım var. Eğer beni âzad edersen İslamların hiçbir çengine gelmem ve hiç kimseyi cenge teşvik etmem!» dedi. Peygamber (S.A.V.) ona ihsanda bulundu ve onu âzad etti.
Müslümanların kimileri okuyup yazma bilmiyordu. Hazret-i Muhammed (S.A.V.):
— «Bu Mekkeli esirler Ansarin çocuklarından onar çocuğa okuma-yazma öğretsin! Sonra azat edilsinler!» diye buyurdu. Gücü yetenlere de güçleri kadar kurtuluş akçesi (Fidye) biçildi. Hiç bir kişinin fidyesi 4.000 dirhemden ziyade olmayacaktır. Amcası Abbas’a fidye tayini gelince Hazret-i Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurdu:
— Senin İslam’a gelmeni Allahü Teâlâ bilir. Lâkin görünüşte bizimle cenge geldin. Elbette senin için iki kardeşin oğlu için ki biri, Talip oğlu AKİL’dir. Birisi de Haris oğlu Nevfel’dir, size yakışır surette fidye gerektir.
Abbas da şu cevabı verdi:
— Benim hiçbir varlığım yoktur. Bu kadar fidyeyi nereden bulurum? Resul (S.A.V.) de:
— O altınlarından vereceksin ki sen onları karın Ümmül Fadıl’a vermiştin. Hem de:
— «Eğer ben bu savaşta ölürsem sen birazını al, evlâdımın her birine bir miktar ver dedin!» deyip o konuşmayı bildirdi. Abbas:
— «Bunu kimse bilmez. Bunu sana kim haber verdi Yâ Muhammedi» dedi. O da:
— «Rabbim haber verdi!» diye cevap verdi. Abbas da:
— «Gerçek söylüyorsun. Ben o altını Hatunuma teslim ederken bunu Allah’tan başka kimse bilmiyordu!» dedi. Ve şöyle şehâdet getirdi:
Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resûlüh.
Nakledilmiştir ki Abbas, kâfir askerine hergün yiyecek veren kişilerdendi. Bundan ötürü de yanına yirmi vakıyye altın almıştı. Fakat Kureyş askerini doyurmak için kendine sıra gelmemişti. O altınları da Müslümanlar ganimet olarak ele geçirmişlerdi. Çünkü Kureyş, hezimete uğramıştı. Abbas:
— «Bu altınları benim ve adamlarım için fidyenize tutun!» diye o kadar yalvardı ki sözlerini kimseye dinletemedi. Peygamber (S.A.V.):
— «Kâfir ordusunu güçlendirmek ve onlara yardım için ayrılan şey fidye hesap edilmez!» dedi. Netice olarak Abbas yüz Vakıyye altını fidye olarak verdi. Çünkü o çok zengindi.
Müslümanlar fidye almağa başlayınca Cebrail (A.S.) şu âyeti indirdi:
«Hiçbir Peygamber yeryüzünde kâfirlere galip gelip onları mağlûp etmedikçe onlardan esir, (veya fidye) almamıştır. Siz az ömürlü dünya malını istiyorsunuz. Oysa Allah Âhireti kazanmanızı istiyor. Allah Aziz’dir ve hikmet sahibidir.» (Enfâl sûresi, âyet: 67)
Ömer (Allah ondan razı olsun) der ki:
— Ertesi sabah Peygamber (S.A.V.)’in katma vardım. Ebû Bekir ağlıyordu. Resûlullah’a:
— «Neden ötürü ağlıyor?» diye sordum. Bana:
— «Yâ Ömer! Fidyeye razı oldum!» dedi. Sonra yakın bir yerde bir ağaç vardı. Onu göstererek:
— «Ashabıma nazil olacak azabı bana gösterdiler. Bu ağaçtan daha yakındı!» diye buyurdu. Önceki âyetten sonra gelen âyet bu mânayı açıklıyordu:
«Eğer Hak Teâlâ’dan, daha önceleri (Levh u Mahfuz’da) bir hüküm gelmiş olmasaydı, aldığınız fidye’den ötürü mutlaka büyük bir azaba uğrardınız.» (Enfâl sûresi, âyet: 68)
Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur.
— Eğer size azap inseydi Ömer’le Katade’den başka kimse kurtulamazdı. Çünkü ikisi de kâfirlerin öldürülmesine razı olmuşlar, ısrarda bulunmuşlardı.
Rivayet edilmiştir ki tutsaklar Resulullah (S.A.V.)’in huzuruna getirildiği zaman Nadr Bin El Hâris’i görünce ona sert sert bakmıştı.
Nadr, yanındaki arkadaşına:
— «Muhammed bana sertçe bakıyor. Sanıyorum ki beni öldürecektir. Çünkü bakışlarında ölümümü gördüm!» dedi. Arkadaşı da:
— «Bu, senin korkundan ileri geliyor!» dedi.
Nadr, sonra Mus’ab bin AmPa:
— Senin benimle akrabalığın vardır. Sahibine (yâni Peygamber (S.A.V.) ‘e) söyle, bana da herkes gibi muamelede bulunsun. Eğer onları azat ederse beni de azat etsin. Eğer, onları öldürürse beni de öldürsün.
Mus’ab:
— Sana başkaları gibi nasıl muamele eder ki sen Ashaba çok eza ve peygamber (S.A.V.)’e de çok cefa etmiştin. Kur’ana çok sövmüştün.
Nadr:
— Vallahi, eğer Kureyş seni esir etseydi ben senin öldürülmene engel olurdum.
Mus’ab:
— Sen gerçek söylüyorsun ama ben bunu yapmazdım! İslâmlık bizim akrabalığımızı kesip atmıştır.
Peygamber (S.A.V.) Hazret-i Ali (R. Anh)’a:
— «Nadıün boynunu vur!» diye emir verdi. Mikdad:
— «Yâ Resûlâllah, o benim esirimdir!» deyince Hazret-i Muhammed (S.A.V.):
— «Yarabbi, Mikdad’ı kendi fazlın ile gani eyle!« diye dua etti. Hazret-i Ali (R. Anh) da Nadr’ın boynunu kesti.
Nadr’ın kardeşi ağabeyinin öldürüldüğünü işitince bir kaç şiir beytini okudu. Bir gündü. O şiirleri Hazret-i Muhammed (S.A.V.)’in huzurunda okudular. Kendisine rikkat geldi:
— «Eğer o anda bu şiiri duysaydım, onu öldürtmezdim!» diye buyurdu.
