Peygamber Efendimiz, Annesini Sever, Ona Yardım Ederdi – 2

By | 14 Ağustos 2015

peygamber-efendimiz-annesini-sever-ona-yardim-ederdi-2Peygamber Efendimizin yüzü de çocukluğundan beri pırıl pırıldı. Üstü başı hep tertemizdi. Her yönüyle örnek bir Çocuk’tu. Terbiyesine ve temizliğine herkes hayrandı. Son derece düzenli ve tertipliydi. Hayatı boyunca buna hep dikkat ederdi.
Yıllar sonra, Peygamberliği dönemindeydi. Yanına bir adam geldi; saçı sakalı birbirine karışmıştı. Adama, saçını başını düzeltip gelmesini işaret etti. Adam huzurundan çıktı ve saçını başını düzelttikten sonra yeniden yanına geldi. Bunun üzerine: “Birinizin, şeytan gibi saçı başı dağınık olmasından böylesi daha iyi değil mi?” diyerek insanları düzenli olmaları konusunda uyardı.
Güzelliği de dillere destandı çocukluğundan beri. İri siyah gözlerini ve nurdan bir parçaymış gibi parlayan yüzünü gören herkes hayran kalırdı. Yalan nedir bilmezdi. Her zaman iyilik yapmayı severdi. Arkadaşlarının yardımına koşmaktan zevk alırdı. Yaşıtları, O’nunla konuşmak ve oynamak için adeta yarışırlardı. Çok konuşmayı sevmezdi. Konuştuğunda da hep güzel ve hayırlı şeyler söylerdi. Hayatı boyunca değişmeyen ilkelerinden biriydi bu. “…. Allah’a ve âhiret’e inanan ya hayır söylesin, ya da sussun… ” buyururdu ashabına. Tabii ki bizlere de…
Aziz annesi de O’nun bu güzel huylarına hayrandı. Hele ev işlerinde yardımcı olmasına bayılırdı. Henüz altı yaşındaydı, ama öylesine eli çabuk, öylesine becerikli ve çalışkandı ki şaşar kalırdı annesi. Zaman zaman da:
- Canım yavrum, derdi. Kendini fazla yoruyorsun. Neredeyse bize hiçbir iş bırakmıyorsun. Buna üzülüyorum ben.
Ama O, olanca sevimliliğiyle:
- Üzülme sen anneciğim, derdi. Hem sana yardım edecek benden başka kimin var ki!…
Bunu söylerken de bazen, sevgili babasının hasretini çekerek boynunu büküyordu. Sonra annesi üzülmesin diye birden gülümseyerek:
- Sen, benim hem biricik annem, hem de babamsın. İzin ver, ben de senin hem oğlun, hem kızın olayım; bir kızınmışım gibi sana yardım edeyim, derdi.
Tatlılığına dayanamazdı annesi. Alıp bağrına basar, sever, okşar ve uzun uzun koklardı mis gibi kokusunu. O’nun varlığıyla birçok şeyi unutmuştu. Sadece henüz evliliklerinin ilk aylarında kaybettiği kocası Abdullah’ı unutamamıştı ve
onu hep hasretle anıyordu. Gün geçtikçe bu hasreti, yüreğinde daha da derinden hissetmeye başlamıştı. Bir gün bu dayanılmaz hasretini, biricik Oğlu’na da anlattı:
— Canım Muhammed’im! Babana hasretim yakıyor yüreğimi. Dayanılmaz acılar çekiyorum bazen. Senin varlığın olmasaydı bu acıya, bu hasrete belki de katlanamazdım!
Birden sustu. Gözlerine yaşlar dolunca sözlerine devam edememişti. Önce Nur Yavrusunun gözyaşlarını, sonra da kendi gözyaşlarını sildi.
— Üzdüm seni galiba canım oğlum, dedi ardından kısık bir sesle. Ne olur bari sen ağlama. Dayanamam ben, senin nur damlası gözyaşlarına.
Nur Yavru’su önce derin bir iç çekti. Sonra üzgün üzgün:
— Anneciğim! dedi. Benim de yüreğim acı dolu. Babasız yaşamak o kadar zor ki!