Author Archives: Esengül Pektaş

“Bunu Allah ve Resulünü Sevdiğin için mi Yaptın?”

bunu-allah-ve-resulunu-sevdigin-icin-mi-yaptinBir ara Peygamber Efendimizin evinde yiyecek hiçbir şey kalmamıştı. Bunu öğrenen Hz. Ali’nin içi yanarak bahçe, çarşı-pazar dolaşmaya başlar. Sonunda bir Yahudi’nin hurma bahçesinde kuyudan çekeceği her kova su karşılığında bir hurma almak üzere anlaşır. On yedi kova karşılığında aldığı on yedi taze hurmayı alıp Peygamber Efendimize getirir.
- Ey Ebu’l-Hasen! Bunlar nereden? diye sorunca, nereden kazandığını anlatır.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
- Ey Ali! Sen bunu Allah ve Resûlü’nü sevdiğin için mi yaptın? diye sordu.
- Evet, dedi Hz. Ali.
Uğrunda daha nice güçlüklere, zorluklara katlanıyorlardı O’nun (sav). Onların göğüs gerdikleri bu zorluklar, gösterdikleri eşsiz fedakarlıklar ve O’na besledikleri yüce sevgidendir ki bugün mübarek ismi milyarların dilinde, Allah’tan aldığı kutsal kitap milyarların elinde ve getirdiği din olan İslam, milyarların hayatında yaşamaya devam ediyor. O nedenle onların fedakarlıkta, samimiyette, sadakatte ve Allah Resûlü’ne gösterdikleri sevgide yerleri ve üstünlükleri tartışılmazdır.

Medineli Kadın ve Çocukların Peygamber Efendimize Olan Sevgisi

medineli-kadin-ve-cocuklarin-peygamber-efendimize-olan-sevgisiPeygamber Efendimizin geldiği ile ilgili haber Medine’de sanki bir şimşek olup çakıvermişti. Haberi duyanların gözlerinde bir başka aydınlık belirmiş, gönüllerine bir başka huzur doğmuştu. İnsanlara huzur ve saadet sunan Peygamberleri geliyordu. Bundan daha büyük bir bayram, bundan daha engin bir sevinç olabilir miydi? Kadın ve çocuklar, en güzel elbiselerini giyinmişlerdi. Erkeklerse silahlarını kuşanıp yollara dökülmüşlerdi. Hepsinin dilinde şu dizeler vardı.
“Veda yokuşundan doğdu dolunay üzerimize,
Allah’a yalvaran oldukça, şükretmek gerekir bu mutlu halimize.
Bize gönderilen, Sen ey Yüce Peygamber!
itaat etmemiz gereken bir emirle geldin bize!”
Devesinin üzerinde ağır ağır Medine içlerine doğru ilerleyen Peygamber Efendimizle birlikte sevinç dalgaları şehrin her tarafını sarmıştı. Onun mübârek yüzünü görmek için herkes yoldaydı. Yollara inemeyen kadınlar ise evlerinin damından el sallayarak:
- Muhammed (sav) geldi! Ya Muhammed (sav)! Ya Resûlallah! diyerek gelişini kutluyorlardı.
O sırada Efendimiz, minik kız çocuklarının seslerini duydu. Defler çalarak coşkuyla: “Biz Neccaroğulları kızlarıyız. / Muhammed’in (sav) akrabalığı, komşuluğu ne hoştur!” diye haykırıp duruyorlardı.
Bu masum yavruların samimi duygu ve neşelerine gülümseyerek karşılık verdi ve:
- Beni seviyor musunuz? diye sordu. Yüksek sesle cevap verdiler.
- Evet, Seni seviyoruz, ey Allah’ın Resûlü!
Peygamber Efendimiz de üç kez üst üste:
- Vallahi, ben de sizi seviyorum, dedi.

Peygamber Efendimizin, Gözü Makamda Değildi

peygamber-efendimizin-gozu-makamda-degildiO’nun (sav) gözü ne makamda, ne mevkide ve ne de servetteydi. Yüce Allah, O’na bir görev vermişti ve “Senin mükafatını Ben vereceğim” buyurmuştu. O’nun için Mekke müşriklerinin yürekten bağlı bulundukları dünyaya “bir sinek kanadı kadar bile yanımda önemi yok” diyordu.
Herkes, dünyayı kendi aynasından görür. Gözü makam, ınevki, şöhret ve servette olanlar, diğer insanların da kendisi gibi düşündüğünü varsayar. Mekke müşriklerinin de gözleri makam, mevki ve servetten başka bir şey görmez olmuştu. Hâşâ Peygamber Efendimizin de böyle bir niyet taşıdığını düşünüyorlardı. Onun için de bir gün aralarından bir sözcü seçerek Peygamber Efendimizle konuşmaya gönderdiler. Utbe adındaki sözcü, Peygamber Efendimize gelerek şöyle konuştu önce:
- Sen en şerefli bir soydan geliyorsun. B.unu biliyor ve kabul ediyoruz. Ama başımıza büyük bir iş açtın. Birliğimizi, dirliğimizi dağıtıyorsun. Putlarımızı yeriyor, halkı onlara tapmamaya çağırıyorsun. Buna daha fazla tahammül edemeyiz.
Sonra da teklifini yaptı:
- Ey Muhammed! Niyetin servet sahibi olmak ise mallarımızdan pay ayırıp sana verelim ve seni Mekke’nin en zengini yapalım. Şayet şan, şöhret peşindeysen seni kendimize lider atayalım. Eğer, içinde Kral olmak gibi bir sevda varsa, var gücümüzle çalışır, seni Kral da yaparız. Söyle bunlardan hangisini istiyorsan, biz hazırız! Yeter ki, söyleyip durduklarından vazgeç!
Peygamber Efendimiz:
- Ey Utbe! Diyeceğin başka bir şey kaldı mı? diye sordu.
- Hayır, dedi Utbe. Söyleyeceklerimi söyledim.
Peygamber Efendimiz:
- O zaman dinleme sırası sende, buyurdu ve Fussilet suresini okumaya başladı. “(Kur’an) Rahman ve rahim olan Allah’ın katından indirilmiştir. /Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler. Ve dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini söyle ve) yap, biz de yapmaktayız. / (Ey Resulüm) Sen de ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahy olunuyor. Artık O’na yönelin. O’ndan bağışlanma dileyin. (Allah’a) Ortak koşanların vay haline!…”
Peygamber Efendimiz, “Gece, gündüz ile güneş ve ay, Allah’ın kudretinin delillerindendir. O halde güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer, sadece Allah’a kulluk yapmak istiyorsanız, onları yaratan Allah’a secde edin”12 mealindeki âyet ile okumasını bitirdi ve secdeye kapandı. Secdeden kalkınca Utbe’ye döndü:
- Ey Utbe, duydun değil mi, buyurdu. Şimdi seçme sırası senin!
Bu sözleriyle Peygamber Efendimiz, müşriklerin hiçbir önerisini kabul etmediğini, zaten böyle bir düşüncesinin de olmadığını, olamayacağını ortaya koymuş oluyordu. Gözü, ne insanlara kral, ne Kureyş’e lider olmakta; ne de mülk ve servet edinmekteydi. Gayesi, insanların manevi dünyalarını zenginleştirmekti. Bu da ancak Peygamberlik vazifesini yerine getirmekle mümkündü.

Yıldızlar da Hz. Muhammed’in Gelişini Alkışlamıştı

yildizlar-da-hz-muhammedin-gelisini-alkislamistiKral Seyfin, yaşlı Abdülmuttalib’e Yahudilerle ilgili söyledikleri doğru ve gerçekti. Onlar, gelecek peygamberin aralarından çıkacağını düşünüyor ve bekliyorlardı. Peygamber Efendimizin doğduğu gecenin sabahıydı. Medine sokaklarında bir Yahudi:
- Ey Yahudiler! Neredesiniz, diye bağırıyordu. Etrafına toplandılar. Merakla:
- Ne bağırıp duruyorsun? dediler.
- Bir şeyden haberiniz yok, galiba!
Merakları daha arttı.
- Ne haberi be adam? Yoksa Yahudi kardeşlerimizden birinin başına bir şey mi geldi?
Derin bir iç çekti Yahudi.
- Keşke öyle olsaydı, gam yemezdim o zaman…
Bir süre şaşkın şaşkın arkadaşlarının yüzüne baktıktan sonra, iri kaşlarını çattı bu kez:
- Yoksa siz, bu gece doğan o Yıldızı’ görmediniz mi?
- Ne yıldızı? Hayal filân mı gördün yoksa?
Yahudi’nin öfkesi kabardı birden:
Yazıklar olsun size, dedi. Vallahi, bu gece ‘Ahmed’in Yıldızı’ doğdu. Gördüm onu ben, evet gördüm. Hayal değil bu, Korçek!
Yüzlerinin rengi birden değişmişti diğer Yahudilerin de. Anlamışlardı; büyüklerinden de çoğu kez dinlemişlerdi: “Son IVygamber dünyaya geldiği anda çok farklı bir yıldız doğacaktır. ” diye.
Evet, doğruydu. “Ahmed’in Yıldızı” doğmuştu.
Bu haber, Yahudilerde şok etkisi yapmıştı. Bir süre birin derine şaşkın şaşkın baktıktan sonra:
- Peygamberlik, artık Yahudilerden alındı, diyerek dağılmışlardı.

“Sen Sevdiğinle Olacaksın!”

sen-sevdiginle-olacaksinOnların en büyük sermayesi Allah ve Resûlullah (sav) sevgisiydi. Bu sermaye onlara yetiyordu. Adamın bir gelip:
- Ey Allah’ın Resûlü! dedi. Kıyâmet ne zaman kopacak?
Peygamber Efendimiz, ona asıl gerekli olanı sordu:
- O gün için ne hazırladın?
Adam boynunu büktü ve:
- Ey Allah’ın Resûlü! Ben, ahiret için oruçtan, namazdan, sadakadan çok bir hazırlık yapmadım. Fakat ben, Allah ve Resûlü’nü seviyorum, deyince Peygamber Efendimiz:
Öyleyse sen, sevdiğinle beraber olacaksın! buyurdu.

Peygamber Efendimizin Beden Yapısı Nasıldı?

peygamber-efendimizin-beden-yapisi-nasildiİnsan, sevdiğine benzemek arzusu taşır içinde hep. Bu nedenle de sevdiğinin ahlakı yanında görüntüsünü de merak eder, görmek mümkün değilse tarifle öğrenmek ister.
Sahabeler, Peygamberimiz (sav)’in hayatıyla ilgili en küçük bir detayı bile kaçırmadan muhafaza ederlerdi. Bu bilgilerin kendilerinden sonraki nesle, dolayısıyla da bizlere de ulaşmasını böylece sağlamışlardır. Koruyup aktardıkları bilgiler arasında Peygamber Efendimizin dış görünümü, duruşundan, yürüyüşünden, konuşmasından, gülüşüne kadar Allah’ın O’na ihsan ettiği güzellikler yer alır. O’nun (sav) bütün bu güzel özellikleri “Şemail” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bize aktarılan bu özellikleri, Peygamber Efendimizin aynı zamanda üstün ahlakının da birer parçasıdırlar.
Peygamberini seven her çocuk, elbette O’nun (sav) bu mübarek özelliklerini de bilmek ister. Başta amcasının oğlu ve sevgili damadı Hazret-i Ali olmak üzere, Hazret-i Âişe ve daha birçok sahabeye göre Peygamber Efendimizin “Şemaili” diye adlandırılan bir kısım özellikleri şunlardır:
“Saçı fazla uzun olmazdı ve tam kıvırcık denilmeyecek derecede dalgalıydı. Saçları, siyah renkli ve misk gibi güzel kokulu idi.
Her iki anlamda da alnı açıktı. Genişçe ve buğday renkli idi. Ancak ortasında daima bir NUR parlardı.
Yüzü değirmi idi. Ona dikkatle bakılamazdı. Parlak bir çehresi vardı. Ay’ın on dördü gibi parlardı. Dolgun veya şişman olmadığı gibi, kuru ve zayıf bir yüz de değildi. Yanakları ne etli, ne de çöküktü. Yüzünün aklığı içinde yanaklarının kırmızısı fazlaydı.
Terlediğinde üzerine çiğ taneleri konmuş gülü andırırdı. Öfkesi ve sevinci yüzünden anlaşılabilirdi.
ince, uzun ve hilal kaşlıydı. Kaşlarının ucunda kıvrım vardı. İki kaşı arasında tüy yoktu ve bembeyaz görünürdü. Kirpikleri siyah ve uzundu.
Çözünde ezelden bir sürme vardı. Beyazı katı beyaz, karası kapkara idi. Çözleri geceleyin de gündüz gibi görürdü. Baktığı zaman, karşısındaki kişi bakışına dayanamaz ve gözlerine dikkatle bakamazdı.
Ağzı ne çok büyük, ne de çok küçüktü. Dişleri aralıklı olup üst üste değildi, inci gibi bembeyazdı. Konuşurken, ön dişleri arasından bir nur çıkar gibi görünürdü.
Gülüşü tebessümden ibaretti. Hiç kahkaha ile gülmezdi.
Çenesi yuvarlaktı. Sakalı sık ve siyahtı. Ömrü boyunca sakalından yalnızca on yedi kılı ağarmıştı..
Beden olarak ince yapılı idi. En çok beyaz renk giyerdi. Sonra yeşil rengi tercih ederdi. Ömrü boyunca aynı anda iki elbiseye birden sahip olınadı. Asla gösterişli giyinmedi.
Orta boylu sayılırdı. Kendisinden uzun birinin yanında ondan el ayası kadar uzun görünürdü. O kişi yanından ayrılınca yine orta boylu gösterirdi. Boyu, selvi gibi doğruydu. El ve ayak parmakları da kalem gibi düzgündü.
Bir yere yöneldiği zaman bedeniyle birlikte döner, asla başını çevirerek bakmazdı.
Peygamberlik Mührü, iki kürek kemiği arasında ve sağ omzuna yakın bir yerde bulunuyordu. Bu Mühür, siyaha çalan sarı renkte olup çeyrek altın büyüklüğünde bir ‘ben’ idi.
Yürürken hızlı yürürdü. O kadar ki ayakları altında yeryüzü dürülüyormuş gibi olurdu. Yürürken Ona yetişebilmek zordu. Hayasından yokuş iner gibi başı önüne eğik olarak yürür ve etrafına bakınmazdı.
Teni gül gibi kokardı. Ve yaşı ilerledikçe adeta tazelenirdi. Konuştuğu kişiye güzel kokusu siner ve birkaç gün çıkmazdı. Bir çocuğun başını okşasa, birkaç gün çocuğun kokusundan ona Peygamberimizin dokunduğu bilinirdi.
Sözlerinde ruha huzur veren bir anlatım vardı. Asla dedikodu yapmaz, boş konuşmazdı. Konuştuğu her kişi sözlerindeki güzellik ve tatlılığa hayran kalırdı. ”
Sahabilerinden Hz. Cabir İbn Semûre ise şöyle der:
” Allah Resûlü’nü, mehtaplı bir gecede gördüm ve bir ona bir de aya baktım. O’nun yüzü aydan daha parlaktı.”

Sahabeler, Hz. Muhammed’i Çok Severdi

sahabeler-hz-muhammedi-cok-severdiKur’an’ın birinci derece muhatapları sahabilerdi. Kur’an onlara; “(Ey Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin…” diyordu.
Uyulması emredilen Peygamber Efendimiz her an onlarla beraberdi. Ta ilk günden, O’nun uğrunda her şeyi göze almışlardı. Kimi en ağır işkencelere uğramıştı, kimileri de kumlar üzerinde yediği mızrak darbeleriyle veya darağacında ya da savaşlarda şehit olmuştu.
Neydi bütün bunları onlara yaptıran?
Bir tek nedeni vardı, o da onları ebedi saadete ve cenneti’ kavuşturacak olan Peygamber sevgisiydi. Müşrikler, Hz. Hubeyb b. Adiyy’e, darağacında:
- Doğru söyle! Şimdi senin yerinde Muhammed’in olmasını isterdin, değil mi? dediklerinde, Hubeyb, yüzlerine şöyle
haykırmıştı:
- Allah’a yemin ederim ki, Peygamberimin ayağına bir diken batmasın diye evimden, ailemden ve hayalımdan olmayı seve seve göze alırım.
Orada bulunan Mekke’nin o günkü lideri Ebu Süfyan, bu nivap karşısında dudaklarını ısırmış ve:
- Bu nasıl bir sevgi! demekten kendini alamamıştı.
O’na (sav) gönül bağlayanların hepsi birer Hubeyb’ti.
Peygamber Efendimiz, onları tüm çirkinlik ve kötülüklerden kurtarıp Allah’ın sevgisine eren mükemmel birer insan yapmış ve onları adeta idam sehpasından kurtarıp ebedi saadeti elde etmelerine vesile olmuştu.

Mübarek ayağına bir dikenin batıp incitmesi bile, onların yüreklerini sızlatırdı.
Çünkü Peygamber Efendimiz, onları tüm çirkinlik ve kötülüklerden kurtarıp Allah’ın sevgisine eren mükemmel birer insan yapmış ve onları adeta idam sehpasından kurtarıp ebedi saadeti elde etmelerine vesile olmuştu. O’nu (sav) canlarından çok sevmelerinin altında yatan asıl neden buydu.
Hz. Ömer bir gün:
- Ey Allah’ın Resûlü! dedi. Seni nefsim hariç her şeyden çok seviyorum.
İnsanın, kendini sevmesi kadar doğal ne olabilir?
Ama Peygamber Efendimiz:
- Olmadı Ömer! buyurdu. Nefsinden de çok sevmedikçe olgun imana ulaşmış olmazsın!
Hz. Ömer bu kez:
- Ey Allah’ın Resûlü! Seni nefsimden de çok seviyorum, dedi.
Çünkü onlar, Peygamberini sevmenin Yüce Allah’ı sevmek olduğunu biliyorlardı. Yüce Allah’ı sevmenin ise rızasına erdirdiğinin şuuruna varmışlardı. Cennetini ve Cemal’ini görmenin rızasından geçtiğine inanmışlardı.
Bu iman, anlayış ve sevgi olmasaydı, henüz yirmili yaşlarda olan Hz. Ali, hicreti sırasında ölüm çemberine alman evinde bir gül bahçesine girer gibi, Efendimizin mübarek yatağına uzanır mıydı? Bir düşünün… Eli kılıçlı 200 genç evinin etrafını sarmış, çıktığı an üzerine topluca saldırmak üzere. Tehlikenin bu denli yakın ve büyük olduğu bir anda Peygamber Efendimiz:

- Ey Ali! Bu gece yatağımda sen yat! diyor ve Hz. Ali de “Senin uğrunda ölmek canıma minnettir” dercesine ikiletmedim seve seve kabul ediyor.
Bu davranış, Peygamberini canından daha çok sevmekten başka neyle izah edilebilir?
Hz. Ebu Bekir, Kabe’de Peygamberimizin yanında oradakileri korkmadan, çekinmeden imana davet ederken, düşmanlarının cevabı tekme tokat olmuştu. Kan revan içinde baygın bir halde akrabaları alıp evine götürmüşlerdi. Baygınlığından ayılır ayılmaz dudaklarından dökülen ilk cümle:
- Allah Resûlü ne durumda? olmuştu.
Sonra da:
- Resûlullah’m iyi durumda olduğunu bizzat gözlerimle görmek istiyorum, yoksa içim rahat etmez . Alın beni yanına götürün, demişti.
Kendini değil, Sevgili Peygamberini düşünüyordu. Çünkü, O’nunla (sav) var olmuştu. Gayesini ve hayatın anlamını O’nunla bilmişti. Ebedi bir hayatın varlığını ve orada ebedi bir saadetin olacağını O’ndan öğrenmişti. O (sav), adeta onu ve onun gibileri idam sehpasından kurtarmıştı. Böyle bir Zât’ı elbette kendilerinden çok düşüneceklerdi ve canlarından çok seveceklerdi.
Hicret sırasında çölde yollarına devam ederlerken, onları izleyen pehlivan Süraka’nın yaklaştığını gören Hz. Ebu Bekir, birden ağlamaya başlamıştı. Efendimiz:
- Neden ağlıyorsun ey Ebu Bekir, diye sorduklarında:
- Kendimi değil, sizi düşündüğümden ey Allah’ın Resûlü! Size bir zararın gelmesinden korkuyorum. Size biri zarar verirse sonra biz ne yaparız? Sen olmadan biz bir hiçiz, diye cevaplamıştı.
İşte fedakarlığı, cömertliği yanında bu sadakat ve sevgisi Hz. Ebu Bekir’i “en yakın dost” makamına çıkarmıştı. “Eğer Yüce Allah’tan başka bir “Halil (dost)” edinecek olsaydım Ebu Bekir’i dost edinirdim” buyurmuştu Peygamber Efendimiz.

Hz. Muhammed Davasına Bağlıydı

hz-muhammed-davasina-bagliydiPeygamber Efendimiz, davasından asla ödün vermezdi. Peygamberlik görevini üzerine aldığında karşısında çok ciddi engellerin bulunduğunu biliyordu. Mesajına tüm dünya yabancıydı. Mesajını tüm insanlara iletmekle görevliydi. Bırakın dış dünyayı ve yabancı insanları, doğup büyüdüğü toprakların insanları bile, en azılı düşmanı kesilmişlerdi; tertemiz yaşanmış kırk yıllık geçmişini bildikleri halde… O ana kadar O’na (sav) “Muhammedü’l-Emin (Güvenilir Muham- med) dedikleri halde…Kaybolmasından, çalınmasından korktukları en değerli eşyalarını O’na hiçbir kuşku duymadan emanet ettikleri halde… Kabilesinden de bir çok kimse, hatta öz amcası Ebu Leheb bile “Muhammed atalarımızın inançlarını kabul etmiyor, onları hiçe sayıp yeni bir dinle ortaya çıkıyor” diyerek düşmam oluvermişlerdi.
Düşmanları, O’na ve bir avuç Müslüman’a, Mekke’yi zindana çevirmişlerdi. Ama O (sav), bütün bunlara rağmen olanca gücüyle direniyor, sabırla davasını anlatmayı sürdürüyordu. Ne kimseden çekiniyordu, ne korkuyordu ne de davasından ödün veriyordu.
O’na desteğini, iman etmediği halde esirgemeyen tek insan, henüz hayatta olan amcası Ebu Talib’ti. Düşmanları ikide bir onun kapısını çalarak yeğeni Sevgili Peygamberimizi bu davadan vazgeçirmesini istiyorlardı. Yine böyle bir istekle yanma gelmişlerdi.
- Ebu Talib! Şerefin ve konumun bizce belli. Yaşına da saygımız var. Bunu sen de biliyorsun. Yeğenine engel olmanı rica ettik senden. Yapmadın. Onun, geleneklerimizi ve putlarımızı hiçe sayıp, dinini yaymasına artık dayanamaz olduk!
Ya yeğenini sustur, ya da korumaktan vazgeç! Bizi,
Onunla baş başa bırak ve aramıza girme! Ebu Talib, oldukça yaşlanmıştı o sıralar. Hasta yatağından hafifçe doğruldu ve:
- Onunla konuşacağım, dedi kısık sesiyle.
- Bekleyeceğiz, deyip ayrıldılar.
Ebu Talib, onlar çıktıktan sonra yeğeni Peygamber Efendimizi çağırtıp yanı başına oturttu.
- Ey kardeşimin oğlu! dedi. Seni ne kadar çok sevdiğimi bilirsin. Ellerimde büyüdün. Ne denli yüce bir terbiyeye sahip olduğunu herkesten çok ben bilirim. Sevgi dolu bir yüreğin var. En azılı düşmanlarından bile nefret etmezsin. Kimseye kin beslemezsin. Seni ve inananları küçümseyen, alaya alan ve hakaret eden düşmanlarına bile acıdığını biliyorum. Onlara sevgiyle yaklaştığını da…
Canım Yeğenim! Sevgili Muhammed’im! Şehrin ileri gelenleri bana geldiler. Bir sürü laf edip beni üzdüler. Ama ben, seni asla üzmek istemem. Ne olur bir kez daha düşün!.. Bana acı!… Kendine acı!… Ne olur, onların hoşlanmayacağı sözleri söylemekten vazgeçsen… Bana da taşıyamayacağım bir yük yüklememiş olursun böyleceL.
Peygamber Efendimiz, saygıyla baktı ihtiyar amcasının yüzüne. Amcasının üzülmesini O da istemiyordu elbette. Ancak Yüce Allah, O’na bir görev yüklemişti ve bu görevini eksiksiz yerine getirmesi gerekiyordu. Davasından asla taviz veremezdi.
- Amca, dedi. Vallahi güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler dahi dinimi bırakmam ve onu anlatmaktan asla vazgeçmem.
Amcası, O’nun (sav) davasına ne denli bağlı olduğunu ve davası uğrunda hiçbir engel tanımadığını bir kez daha anlamıştı.
- Sevgili Yeğenim, dedi. Bildiğin gibi yoluna devam et. Dinini anlatmayı sürdür. Yemin ederim ki seni asla yalnız bırakmayacağım.

Bilge Satıh’ın Müjdesi

bilge-satihin-mujdesiKral Seyf gibi bir çok bilge kişi ve kahin de Peygamberimizi henüz gelmeden haber vermişlerdi. Mesela Satıh adında kâhin ve bilge biri vardı. Kahinler, o dönemde olayları yorumlayan ve bir tür gaybdan haber veren insanlardı. Satıh da bunlardan olup vücudunda kemik bulunmayan et yığınından ibaret garip bir adamdı. Peygamber Efendimizin doğduğu gece, İran Kral sarayının on dört burcu çatırdayarak yıkılıvermişti. Ayrıca bin seneden beri sönmeden yanan Mecusilerin taptıkları ateş de birden sönüvermişti.
İran Kralı, Satıh’ın bu olaylarla ilgili yorum ve düşüncesini almak için bir adamını göndermişti. Adam, olup bitenleri anlatır anlatmaz ölüm döşeğinde yatan Satıh, birden canlanmış ve:
- Beklenen Peygamber doğmuştur! diyerek haykırmıştı. Sonra da olaylara şu yorumu getirmişti:
- Sarayın on dört sütununun yıkılması; şu anda İran’a egemen olan Sasanîler soyundan on dört hükümdar daha geldikten sonra, bu devletin (gelecek Peygambere uyanlar tarafından) ortadan kaldırılacağına işarettir.
Bin seneden beri yanan ateşin birden sönüvermesi ise; doğmuş olan geleceğin Peygamberinin, insanlara ateşe, güneşe, puta ve benzeri şeylere tapmayı yasaklayacağına ve onları bir ve tek yaratıcı olan Allah’a inanmaya çağıracağına işarettir. Bu uğurda da çok uğraş verecektir. Ateşinizin sönmesi, onun dünyaya gözlerini açtığının işaretidir.
Ve bilge Satıh, sözlerini bitirince de ruhunu teslim etmişti.

Peygamber Efendimiz, Gelmeden Önce Geleceği Biliniyordu

peygamber-efendimiz-gelmeden-once-gelecegi-biliniyorduKendisinden önce gelen Peygamberlere indirilen kitapların tamamı, Peygamber Efendimizin geleceğini önceden haber vermişti.
Neden mi?
Çünkü, Yüce Allah, “Sen olmasaydın (seni yaratmayı murat etmemiş olsaydım ey Muhammed) felekleri (kainatı) yaratmazdım” buyurur.
Demek ki, varlığa sebep O’dur (sav). Diğer Peygamberlerin tamamı O’nun gelişine ve dönemine zemin hazırlamak için görevlendirilmişlerdir. Yani diğer peygamberler O’nun bir tür yardımcıları. Dolayısıyla reislerini, liderlerini haber vermek de bir görevdi onlar için. İşte O’nu ümmetlerine haber vermekle bu görevlerini yerine getirmişlerdir.
Bu nedenle Tevrat, Zebur ve Incil’de bir çok ayet, O’ndan iniz ediyordu. Bunları okuyan papaz ve hahamlar ile Hıristiyan ve Yahudi bir çok bilgin, bundan haberdardı. Kral Seyf de bu bilgelerden biriydi.
Peygamber Efendimizin dedesinin yanında kaldığı yıllardaydı. Kral Seyf, ülkesi Yemen’i Habeşlilerden geri almıştı. Komşu devlet başkanları, âşiret ve kabile reisleri, geleneklere göre onu tebrike gelmişlerdi. Abdülmuttalib de bir heyetle Mekkeliler adına oradaydı.
Kral Seyf, tebrikleri kabul ediyordu. Sıra Mekkeli heyete gelince Abdülmuttalib kendilerini:
- Biz, Allah’ın dokunulmaz kıldığı memleketin halkı ve Kâbe’nin hizmetçileriyiz, diye tanıttı.
Sözleri ve saygılı tavrı, Seyfin ilgisini çekti:
- Ey tatlı dilli, peki sen kimsin? diye sordu.
- Ben… Abdülmuttalib…Hâşim’in oğlu.
- Ziyaretinize son derece sevindim. Siz, sohbet edilmeye layık, değerli insanlarsınız. Bunu biliyorum. Bana da sizi ağırlamak ve yurdunuza hediyelerle göndermek düşer.
Kral, diğer heyetleri teker teker memleketlerine uğurlarken Mekke heyetine:
- Sizleri bir süre daha misafir edip ağırlamak istiyorum. Bu isteğimi kabul ederseniz, beni mutlu etmiş olursunuz, dedi.
Abdülmuttalib heyet adına:
- Bunu bizim için bir şeref sayarım, diyerek kralın isteğini kabul etti.
Kral, bu süre içinde zaman zaman saygı duyduğu Abdülmuttalib’i makamına alarak sohbet ediyordu. Yine böyle bir sohbet esnasında Kral:
- Ey Abdülmuttalib, dedi. Sana bir sır emanet edeceğim. Anladığım kadarıyla bu sır, seninle ilgili olmalı. Başkalarından gizlediğim, bir kitapta bulduğum önemli bir haberdir bu.
Abdülmuttalib.
- Allah, sizlere uzun ömür versin. Heyecanlandırdınız beni. Sırrın ne olduğunu öğrenebilir miyim? diye sorunca da başladı anlatmaya:
- Bu sır, şu sıralarda doğmuş olması gereken bir çocuk ile ilgilidir. Kıldığım kadarıyla o, aranızdan çıkacaktır. İki kürek kemiği arasında bir “ben” vardır. Babası ve annesi öldükten sonra önce dedesi, ardından da amcası onu yanına alacaktır.
Bildiğim kadarıyla o, büyüyünce birçok ülkeyi fethedecektir. Dünya durdukça (la insanlara hep önder olacaktır.
Abdülmuttalib, o yaşına rağmen heyecandan yerinde duramaz haldeydi.
- Saygıdeğer Hükümdarım! Ömrünüz uzun, saltanatınız devamlı ve namınız yüce olsun. O çocukla ilgili, biraz daha açıklama yapabilir misiniz?

Seyf, gülümseyerek anlatmaya devam etti.
- O, puta tapmayı yasaklayacak ve Allah’a inancı yayacaktır. Her zaman adaletle iş görecektir. Daima iyilik yapacak, iyilik yapmayı salık verecektir. İnsanları kötülük yapmaktan ve çirkin şeylerden sakındıracaktır.
Kral bir süre sustuktan sonra, bu kez emanet edeceği sırrı açıkladı:
- Ey Abdülmuttalib! Bildiğim bütün özellik ve işaretler gösteriyor ki o çocuk, senin torunundur!
Abdülmuttalib, heyecandan titremeye başladı ve oturduğu yerden secdeye kapanıp öylece durdu.
Kral:
- Ne oldu sana öyle ey aziz misafir, dedi. Kalk da anlat…
Abdülmuttalib başını secdeden kaldırdı. Heyecanı biraz
olsun dinmişti, sakin sakin anlatmaya başladı:
- Şanı yüce Hükümdarım! Benim, Abdullah adında çok sevdiğim bir oğlum vardı. O’nu Mekke’nin ileri gelenlerinden birinin kızıyla evlendirdim. Bir çocukları dünyaya geldi. Saydığınız işaretlerin hepsi O’nda var. Henüz altı yaşındadır.
Annesi ve babası da hayatta değil. Şu anda benim yanımda kalıyor….
Hükümdar, yanılmadığına sevindi:
- Abdülmuttalib, dedi. O’nu kıskanıp düşmanlık edeceklerin başında, bildiğim kadarıyla Yahudiler gelecektir. O’nu Yahudilerden uzak tutmaya çalış. O’na bir kötülük etmelerinden korkuyorum. Gerçi Yüce Allah, düşmanlarının kendisine zarar vermesine de fırsat tanımayacaktır, diye biliyorum. Ama sen yine de dikkatli ol. Yine öğrendiğime göre, doğup büyüdüğü yurdundan da göç etmeye mecbur kalacak ve Yesrib’e (Medine’ye) yerleşecektir.
Bilgin Hükümdar, belli ki gönül gözü de açık biriydi. Adeta keramet göstermişti ve yıllar önceden Sevgili Peygamberimizin Peygamberliğini haber vermişti.