Monthly Archives: Temmuz 2015

İcmali Ve Tafsili İman Nedir?

icmali-ve-tafsili-iman-nedirİmân, inanılması gereken konular/esâslar bakımından icmâlî îmân ve tafsîlî îmân olmak üzere iki başlık altında açıklanır:
a) İcmâlî îmân: İnanılması gerekli olan esâslara kısa ve kestirme yoldan topluca inanmak demektir.

Örneğin:
“Allah’ı ve O’ndan geleni kalb ile tasdîk ve dil ile ikrâr etmek” gibi. (Bu mânâyı Tevhîd ve şehâdet kelimesi ifâde etmektedir ki:)
îmânın, kısa ve en mücmel özlü/özet olan şekli (İcmâlî îmân), Tevhîd ve Şehâdet kelimelerinde özetlenmiştir.
Kelime-i Tevhîd (Tevhîd Kelimesi):
Lâ ilâhe illallâh, Muhammedür-Resülullâh- Allah’tan başka ibâdet edilecek hiçbir ilâh yoktur, M uhammed (aleyhisselâm) Allah’ın Resûlü-Peygamberidir.” cümlesidir.
Şehâdet Kelimesi (Kelime-i Şehâdet) ise:

“Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülüh” Ben Şahitlik ederim ki Allah’tan başka (ibâdete lâyık) hiçbir ilâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed (a.s.) Allah’ın kulu ve Resûlü Peygamberidir.”
îmânın 6 şartını içine alan Âmentü’nün Arabça metni şu kelimelerdir:

b) Tafsîlî îmân:
Tafsîlî îmân, îmân edilecek olan esâsların ve inanılması gereken hususların ayrıntılı olarak her birinin, ayrı ayrı öğrenilip îmân edilmesi/inanılması demektir.
Tafsîlî îmân’da birinci mertebede: Allâh’a, Peygamber’e ve âhiret gününe inanmak vardır. İlmihâllerin îtikâd bölümünde bu ayrıntılı bilgilere yer verilir. İkinci derece ve mertebede ise; îmânın altı şartı, “Âmentü’de” yer alır.
Tafsîlî îmân’da Allâh’a, meleklerine, kitablarına, Peygamberlerine, âhiret gününe, öldükten sonra tekrar dirilmeye, cennet ve cehennemin, sevâp ve azâbın varlığına, kazâ ve kadere ayrı ayrı inanmak vardır.
îcmâlî îmân ile bir çırpıda mü’min olan kimse, Allâh yoluna, din yoluna girmiş olan bir Müslüman, artık îmânın bu birinci basamağında kalmayıp daha yüksek/daha geniş, mertebe ve basamaklara yönelmek ve yükselmek zorundadır. Bu da; “Âmentü”yü ve içindekileri öğrenip inanmakla elde edilmiş ve kazanılmış olur ve olacaktır.
“Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve ru- sulihî vel-yevmil-âhiri ue bil-kaderi, hayrihî ve şerrihî minallâhi Teâlâ vel-ba’sü ba’delmevt, Hakkun Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh”
Ma’nâsı: “Ben; Allah’a, Allah’ın meleklerine, Allah’ı n kitablarma, Allah’ın Peygamberlerine, Âhiret gününe, Kadere: Hayır ve şerrin (iyilik ve kötülüğün) Allah’ın yaratmasıyla olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilmek haktır/vardır. Ben şehâdet (şahitlik) ederim ki, Allah’tan başka İlâh yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Hz. Muhammed (aleyhisselâm) Allah’ın kulu ve Resûlü/Peygamberidir.”
Âmentü’nün bildirdiği îmânın bu altı şartını şöyle de ifâde edebiliriz:
1. Allah’a (yâni Allâh’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed (Aleyhisselâm)’mın Allah’ın kulu ve Peygamberi olduğuna inanmak (Kelime-i Teuhîd ve Şehâdet’in) ifâdesidir.
2. Allah’ın meleklerine,
3. Allah’ın kitâblarına,
4. Allah’ın bütün peygamberlerine,
5. Âhiret gününe,
6. Kadere; hayır ve şer, acı tatlı her şeyi (İyilik ve kötülüğü, Allah’ın takdir edip yaratmasıyla olduğuna, öldükten sonra (tekrar) dirilmeye inanmak, demektir.
Bu altı esâs îmânın kökü, İslâm inancının temelidir. Buna “îmânın 6 şartı” denir
Bülûğ çağma giren ve olgunluk yaşında olan her akıl sâhibi insanın erkek, kadın yukarıdaki bu esâslara inanması farzdır (yâni Allâh’ın kesin emridir). Bu temel esâslara “Tafsili îmân” (ayrıntılı/açıklamalı îmân) denir.
Bu yüksek bilgileri öğrenmiş olan bir müslüman îmânda kemâle erer, olgun bir müslüman olur ve Allâh’ın sevdiği kulları arasına girmeyi hak eder/aday olur. Allâh’ın izni ve lûtf-u keremiyle.

Allah’a İman

allaha-iman-2Allâh’a îmân, O’nun yüksek sıfatlarını ve yüce isimlerini bilmekle olur. Allâh’ın Zâtını bilmek biz insanlar için, biz mü’min ve müslümanlar için mümkün değildir. Allâh insanları bu yetenekde yaratmamıştır. Onun için Allâh’m Zâtı hakkında Allâh şöyle mi, böyle mi diye, biz insanlarca (mü’minlerce) fikir yürütmek dinimizce yasaklanmıştır. Allâh’ı ancak, sıfatları ve yüce isimleriyle bilir/tanırız.
Her müslümanın bilmesi gereken Allâh Teâlâ’nm 14 sı/atı vardır. Bu sıfatlar iki grubda açıklanıp öğrenilir:
1. Zâti Sıfatlar (Sı/ât-ı Zâtiyye) denir.
2. Subûtî Sıfatlar (Sıfât-ı subûtiyye) denir.

Din Nedir Ve İlahi Dinler

din-nedir-ve-ilahi-dinlerDînin sözlük anlamı: “itaat, ceza, mükâfat, âdet, yol, ve bağlanma” gibi anlamlara gelir. Müfessir (Tefsir sâhibleri) ve muhaddislerce (hadis âlimlerince din, “hesablaşma ve cezâlanma” demektir.
Kelâmcılara göre din, “Kuralları Allâh tarafından konulan, mensublarını dünyâda ve âhirette kurtuluşa götüren inanış ve davranışlardan meydana gelen bir kurum”dur.
Dînî bir terim olarak din, “Allâh tarafından ua’z olunmuş (konulmuş) İlâhî bir kânun”dur.
Allâh tarafından va’z olunan (konulan) ve Allâh’ın gönderdiği Peygamberler tarafından insanlara/ümmetlerine tebliğ edilen (duyrulan) dinler, “hak dinler/Semâvî dinler”dir. Bunların dışında kalanlar ise, insanlar tarafından uydurulan ve din adıyla yayılma gösteren dinlere de “bâtıl dinler” adı verilir.
Hak din ve İlâhî dinlerde, Hâkim-i mutlak olan tek Allâh inancı vardır. İbâdet ancak tek olan Allâh’a yapılır. İlâhî dinlerde, dînî emir ve  yasaklar, dînî hükümler birer mukaddes kitaba dayanır. İslâm Dîni, Kur’ân-ı Kerîme dayanır. Bizim mukaddes kitâbımız Kur’ân-ı Kerimdir. Dinimiz de İslâmdır.

Hak dinlerde îmân esasları ve bu esaslara bağlı olarak da ibâdet esasları vardır. Yüce dînimizin özü, “Allâh’ın birliğine ve Hz. Muhammed (aleyhisselâm’m)da Allâh’ın son Peygamberi olduğuna inanmak”tır.
İlâhî ve semâvî dinlerin sonuncusu, İslâm dînidir. Bu ismi dînimize, Allâh vermiştir. Âyet- i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır:
Ma’nâsı: “(Ey Muhammed ümmeti!) Bu gün size dîninizi ikmâl ettim, üzerinize nimetlerimi tamam-ladım ve s izin için din olarak İslâmî râzı oldum (İslâmî seçtim.)” (Mâide Sûresi, âyet-3)
Ma’nâsı: “Allah katında hak din, şüphesiz İslâm dinidir.” (Al-i İmrân Sûresi, âyet-19)
Ma’nâsı: “Kim İslâm dininden başka bir din ararsa bilsin ki, (o aradığı din) kendisinden asla kabul edilmeyecektir. Ve âhirette o kimse, hüsranda, zarar ve ziyanda kalanlardan olacaktır.” (Al-i imrân suresi, âyet-85)
Dîni değişik üslup ve tarzlarda ta’rif etmişlerdir.
“Din akıl sahibi insanları kendi istek ve arzularıyla tümü hayır olan, saadet ve mutluluk olan iyi ve güzel şeylere götüren İlâhî bir kânundur.” (Bu
ta’rifımize göre hak din, sâdece İslâm dînidir. Çünkü İslâm Dîni Peygamberimizin tebliğ ettiği gibi düzgün ve tertemiz, sû-i niyyet sahibi ihânet ehlinden sapasağlam korunmuş olup bu güne kadar hiç bozulmamıştır.)
Diğer semâvî dinler (Hıristyanlık ve Mûseuilik) ise, Kendi mensuplarının eliyle bozulmuş, hurafeler doldurulmuştur. Böylece Allâh’ın gönderdiği hak din, Semâvî din olmakdan çıkmıştır. Şimdi ise, Allâh katında muteber olan Hak din ve semâuî din olarak sâdece İslâm dini vardır. Tebliğ eden/ümmetlerine duyuran da Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmdır.
Hak Dînin kurucusu Allâh’tır. Allâh’tan başka kimse din kuramaz, din vazedemez/koyamaz. Kimsede din koyma, din kurma yetkisi yoktur. Yine bu ta’rifden anlıyoruz ki, Dînin muhâtabları akıl sâhibleridir, ya’nî dînin hükümleriyle ancak akıl sâhibi, aklı başında olan kimseler sorumlu ve yükümlüdür. Mecnunlar (deliler) akimdan zoru olan ve henüz çocuk yaştakiler, dînî emir ve hükümlerle yükümlü ve sorumlu değildir.
Hak ve/Semâvî dinler, Allâh tarafından konulmuş ve Peygamber tarafından tebliğ edilmiştir, Allâh Teâlâ Peygamberlere din ile ilgili hükümleri, emir ve yasakları bildirmiştir. Onlar, yânı Peygamberler de insanlara (ümmetlerine) duyurmuşlardır. Buna dilimizde tebliğ diyoruz.
Hak dînin amaç ve gâyesi, insanları dünyâ ve âhirette mutlu kılmaktır. Zîrâ din, insana yaratılışındaki amaç ve gâyeyi, yüce yaratana ve yaratıklara karşı sorumlu ve yükümlü bulunduğu görevleri bildirir. İyi ile kötüyü birbirinden ayırt eder. İyiye erişmenin yollarını gösterir. Bu şekilde de insanın dünyâ ve âhirette mutlu olmasını sağlar.
Hak/ve semâvî dînin asıl amaç ve gâyesi, insanı, ruh ve ahlâk yönüyle olgunluğa, kemâle ulaştırmaktır.
Din, öyle bazılarının zannettiği gibi, sâdece vicdânî bir kanâatten ibâret değildir.
Dinin Kuralları vardır. Bu kuralları Allâh Teâlâ koymuştur. Allâhtan başka kimse din kuramaz, dinde kural koyamaz, ilâve ve azaltma yapamaz.
Hak dînin kurucusu Allâh’tır. Bu din, Peygamber tarafından tebliğ edilir. Peygambere Allâh’ın emirleri ve hükümleri vahiy meleği olan Cebrâil tarafından getirilmiştir. Peygamber de ümmetlerine tebliğ edip duyurmuştur.

O Eşsiz Bir Babadır

o-essiz-bir-babadirÇİLEDERMİŞ ONLAR.
Analar…
Sabır bakışlıdır onlar…
Analar…
Ak saçlı, ak kalpli.
Fedakâr, şefkatlidir onlar…
Analar…
Çocukları için hayatını yok sayanlar…
Analar…
Hep onlardan söz edilmiştir. Babanın yokluğunda hem ana, hem baba olan analardan. Analar yüklenmiş tüm çocukların sorumluluğunu. Babalar, çoğu kez çocukların sadece maddi ihtiyaçlarını temin ile sorumlu sanılmış.
Peygamberimizde, çok değişik bir babalık tarzı görüyoruz.
O, hem ana, hem baba.
O, çocuklarının her türlü meselesi ile ilgilenen bir baba.
Sıkıntılı anlarında yanında olup gözyaşlarını silen bir baba. Dertlerini dinleyen, çözüm araştıran bir baba.
O, çocuklarının tüm sıkıntılarına ortak olan bir baba.
O, evlatlarının her koşulda yanlarında, yakınında olan bir baba…
Sevgili Peygamberimizin, bir baba olarak davranışlarında ortaya çıkan hususları şöyle sıralamak mümkündür:
Sevmek…
Şefkat etmek…
Kızmamak…
Kırmamak…
Azarlamamak…
Dinlemek…
Teselli etmek…
Korumak…
Onları eşlerine karşı yalnız bırakmamak…
Çocukları sindirmemek, ezmemek, ezdirmemek…
Dünyanın geçiciliğini vurgulamak…
Hedefi ahiret göstermek…
Peygamberimiz buyurdu:
“Sizin en hayırlınız, ehline en iyi davrananızdır. Ben aileme en iyi olanınızım.”
Ailesine en iyi davranmak… En hayırlı olmak için çalışmak.
O, en iyi olduğu için eşine, çocuklarına da hep en iyi oldu.
En hayırlı olmak yolunda ilk adım, o en hayırlı olanın davranış şekillerini bilmekle olur.
Sevgili Peygamberimiz buyurdu:
“Kim benden sonra terkedilmiş bir sünneti yaşartırsa, onunla amel eden insanların sevabından hiçbir şey eksiltilmeksizin, onların sevaplarından bir mislini alır. Kim de Allah ve Resulünün kabul etmediği bir bid’at çıkartırsa, aynı şekilde onunla amel eden insanların günahlarından hiç eksiltilmeksizin bir mislini yüklenmiş olur.”
Niyet, onun sünnetini yaşarken, onun davranışlarını bilmeyenlere de bu model davranışları duyurmaktır. Onun davranışlarından, belki de en çok ihtiyacımız olanı, çocuğumuza olan davranış biçimidir. Yavrularımızı onun yetiştirdiği gibi yetiştirmektir. Bu konuda kendimize, en doğru modeli örnek almaktır.
O model eşsiz bir Babadır (a.s.m.)…
O model babaların en muhteşemi olan bir Babadır (a.s.m.)…
O model, Resulullah’tır (a.s.m.)…
O model, Nebiyullah’tır (a.s.m.)…
O model, Habibullah’tır (a.s.m.)…

Sonsuzluk İçin Uyaran Baba

sonsuzluk-icin-uyaran-babaGÜNEŞ SOLGUN, YILDIZLAR ŞAŞKINDI. Güllerin kokuları gitmiş, bülbüllerin şakımaları kesilmişti. Tüm kâinat, şevkini kaybetmişti.
Medine ufuklarında güneş ilk defa hüzünle battı.
Hüzün kol gezdi alemde.
Yıldızlar ağladı.
Melekler ağladı.
Dağ, taş, in, cin ağladı.
Yaratılmış ve yaratılacak olan her şey ağladı.
Kıyamete kadar gelecek tüm ümmet ağladı.
Dostları onun için ağladı.
Yürekler yanık, gözler güneş kızılı, gönüller doluydu…
Hayatta kalan tek yavrusu Fatıma’sı sevgili babasının başında hiç kimsenin duyamayacağı keskin, yakıcı, kavurucu bir üzüntüyle, “Vay babacığım!” diyor, üzüntüsünü mısralara döküyordu:
“ Üzerime öyle musibetler döküldü ki, bu musibetler gündüzler üzerine dökülseydi bu nurlu gündüzler, simsiyah gece kesilirdi.”
Yüreği kor kordu…
Kolu kanadı kırık bir kuş gibiydi.
Muhabbet güneşi bu dünyada bir daha doğmamak üzere batmıştı. Bir daha gülmemek üzere gülümsemeler silinmişti dudaklarında. Mahzunluk çöreklenmişti gönül dünyasına. Öksüzlüğüne bir de yetimlik duygusu oturmuştu.
Ağlıyordu…
Kainat ağlıyordu, tüm yaratılmışlar ağlıyordu… Güneşler, yıldızlar ağlıyordu… Sevgili yavru ağlıyordu…
Sevgili baba, son anlarında yine yavrusunu düşünüyor, son sözleri arasında Fatıma’sına sesleniyordu.
“Ey kızım Fatıma! Allah katında makbul olacak ameller işleyiniz. Bana güvenmeyiniz. Çünkü ben sizi Allah’ın gazabından kurtaramam.”
Allah’ın razı olacağı şekilde yaşamasını anlatıyordu kızına ve tüm insanlığa son sözleriyle.
Son anında bile kıyamete kadar uzanacak eğitimi veriyordu kızına ve herkese.
O bir muallimdi.
O en büyük öğretendi.
O, kimsenin olmadığı kadar, olamayacağı kadar müşfik bir babaydı…
O, sonsuzun aynası olan Baki’nin elçisiydi.
O, Baki ismiyle çocuklarını sonsuz hayata hazırlayan bir baba idi…
O Ebed ismiyle çocuklarına yönelen bir Babaydı (a.s.m.)…

Peygamber Efendimiz Torunlarına Güzel İsim Vermişti

peygamber-efendimiz-torunlarina-guzel-isim-vermistiSEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ, çocuklarının her şeyi ile ilgilendi.
Hz. Fatıma’nın ilk hamileliğiydi. Hamileliği süresince özel bir ilgi gösterdi kızına sevgili baba.
Doğumda ilk kutlamayı yine kendisi yaptı. Küçük yavrusunun yavrusunu kucağına aldı.
Baba Hz. Ali, oğluna Harp ismini koymuştu. Peygamberimiz bu ismi beğenmedi. Savaş anlamına gelen bir ismi to-rununa uygun bulmadı.
Onun ismi Harp değil, güzellik, iyilik anlamına gelen Haşan olmalıydı.
Kızının on ay sonra yine bir oğlu oldu. Baba yine ilk ziyarete gidendi. Torununu kucağına aldı. Küçük toruna baba Hz. Ali, yine Harp ismini koymuştu. Dede itiraz etti. Harp olamazdı. Buyurdu:
“Hasan’ın kardeşi Hüseyin olmalı.”
Bir yıl sonra, kızının üçüncü oğlu doğdu…
Peygamberimiz yavrusunu yine ilk ziyaret edendi. Onu ilk kutlayan, Allah’ın gönderdiği hediyeyi yavrusuyla birlikte ilk kucaklayan ve kundaklayan yine oydu.
Baba Hz. Ali, çocuğa yine Harp ismini koymuştu. Pey-gamberimiz bu ismi yine beğenmeyerek buyurdu:
“Hayır, Harp uygun değil. Haşan, Hüseyin’e ancak Mu- hassin kardeş olur, Muhassin koymayı tercih ederiz. İsmi Muhassin olsun. İhsan eden. (Türkçe’de Muhsin demekteyiz.)

O, çocukları ve çocuklarının çocukları için hep güzeli ve hayrı tercih eden bir babaydı…
O, Müzeyyin ismi ile çocuklarına yönelen bir babaydı…

Peygamber Efendimiz Güçlü Bir Babaydı

peygamber-efendimiz-guclu-bir-babaydiEBU TALİP VEFAT ETMİŞTİ, üç gün sonra da Hz. Hatice ötelere yol aldı… Hüzün yılı, Allah Resülü ile çocukla-rına hüzün dolu günler yaşatıyordu.
Yalnızlık…
Yokluk…
Gariplik…
Bir de çocukların üstüne çöken öksüzlük…
Müşrikler şımardıkça şımarmıştı.
Hüzün yılının hüznünü artırmak için var güçleriyle çalışıyorlardı.
Allah Resulü yoldan geçmekteydi. Belki, Rabb’inin evine, Kabe’sine, belki de bir kara kalpli müşriğe iman nurunu vermeye gidiyordu.
Taşlar, topraklar savruldu üstüne.
Döndü yolundan, evine geldi. Üstü başı toz, toprak içindeydi.
Küçük kızı, can evinden vurulmuştu babasının görüntüsü karşısında. Ağlamaya başladı.
Gözyaşlarıyla sildi sanki tüm tozları. Gözyaşlarıyla yıkadı elbisesine yapışmış kirleri…
Üstünü gözyaşlarıyla temizleyen genç yüreğin hüzün çağ-layanını, sevgili baba, mübarek elleriyle sildi…
“Ağlama kızım, ağlama! Allah babam koruyacaktır…”
Zorluklar karşısında çocuğuna, Allah’ı dayanak göstererek teselli etti.
Babalar, hep güçlü olarak görülmek istenir çocuk psikolojisinde. Güçlü ve koruyucu baba çok önemlidir onlar için.
O, Allah’a dayandığı için gücü hiç bitmeyecek bir babaydı. Gücünü en güçlüden alan bir babaydı. Bu güçle, çocuğuna iman dersi de veriyordu. Rabb’ini, çocuğuna güçlü olarak tanıtıyor, ben de kulum, sen de kulsun. İkimizin de güçlü bir dayanağı var diyordu.
O, öyle Allah’a dayanıyordu ki ondan güçlü hiçbir baba olmadı.
O, çocuklarını Allah’a dayanmaya yönelten bir babaydı…
O, çocuklarına mağlup edilemeyen, güçlü olan Aziz ismiyle yönelen bir Babaydı (a.s.m.)…

Peygamber Efendimiz Şeytana Karşı Babaları Uyardı

peygamber-efendimiz-seytana-karsi-babalari-uyardiALLAH, ŞEYTANA:
“Çık git!” demişti.
Sonsuza dek kovmuştu onu huzurundan. Belli bir süre için de serbest bıraktı onu. İnsanları kendi tarafına çekecekti şeytan. Kendi sapıklığına yöneltecekti.
“Onlardan kime gücün yeterse seninle kandırıp yoldan çıkarmaya çalış. Onlara süvarilerin ve piyadelerinle, bütün yardımcılarınla davette bulun. Mallarına ve evlatlarına ortak olup onları harama yönelt. Onlara vaatlerde bulun. Şeytanın onlara vaad edeceği ise, aldatmadan başka bir şey değildir.”
Evlatlarına, mallarına, nefislerine her şeylerine ortak olabilecekti ona uyanların.
Peygamberimiz, Rabbimizin bu ikazıyla, bilhassa babaları uyardı. Şeytana karşı çocukları korumada babaların dikkatini çekiyordu.
Dostlarına dedi:
“Bir zaman gelecek ki şeytanlar insanların evlatlarına iştirak edecek.”
Peygamberin dostları hayrette kalmışlardı. Sordular:
“Ey Allah’ın Resulü! Böyle şey olur mu?”
Peygamberimiz “evet olacak” buyurdu.
Dostları tekrar sordu:
“Öyle ise bizim evlatlarımız, onlarınkinden nasıl ayırt edilecek?”
Peygamberimiz buyurdu:
“Haya ve merhamet azlığından.”
O her zaman uyardı…
Tüm insanları…
Kadınları…
Kızlan…
Anneleri…
Çocukları…
Ve bir baba olarak tüm babaları…
O, babaları uyaran bir babaydı…
O, Selam ismiyle kendi çocuklarını ile tüm çocukları, nefis ve şeytandan koruyan, onların selamette olmalarını isteyen bir Babaydı (a.s.m.)…

Dört Mezhebe Göre İstiska Namazı

dort-mezhebe-gore-istiska-namazi- (Kuraklık halinde) yağmur isteğinde bulunmak sünnettir. Bunda ittifak vardır. Bu durumda namaz kılmak sünnet midir? Bunda ihtilaf vardır.

Ebu Hanife’ye göre yağmur için namaz kılmak sünnet değildir. Belki imam (halkla birlikte uygun bir yere) çıkar ve dua eder. Şayet insanlar tek başına namaz kılarlarsa caizdir.

- Yağmur için namaz kılınması görüşünde olanlar nasıl kılınacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Şafiî ve Hanbelî’de bu namaz bayram namazı gibi, kıraati seslidir. Malikî’de ise diğer namazlar gibi olup iki rekât ve kıraati seslidir.
- Yağmur için kılınan namazda hutbe sünnet midir? Malikî, Şafiî ve Hanbelî’de tercih edilen rivayete göre hutbe sünnet olup, meşhur olan hutbenin namazdan sonra olması ve bayram namazında baş tarafta tekbir aldığı gibi bunda baş tarafta istiğfar edilmesidir.

Ebu Hanife ve Hanbelî’deki diğer rivayete göre bunda hutbe olmayıp ancak dua ve istiğfar vardır.

O,Arayı Bulan Bir Babaydı

oarayi-bulan-bir-babaydiİKİ AYRI İNSANDI. İki farklı dünyaydı. İkiyi bir eden evlilikte birliği ve dirliği sağlamaya çalışmaktaydılar.
Zaman zaman Hz. Ali tarafından esen sert rüzgârlar Hz. Fatıma’nm evlilikteki muhabbet güllerini savurmaktaydı.
Hz. Fatıma latif bir babanın yumuşak davranışına alışmıştı. Hiç gönül tomurcukları incitilmemiş, sevgi çiçekleri hiç hırpalanmamıştı. Hz. Ali’den esen haşin davranışlar, Fatı- ma’nın yürek güllerini soldurmuş, gönül bahçesinde fırtınalar estirmişti.
Bir gün esen bu sert esinti Fatıma’yı babasının gönül kıyılarına savurdu. Koştu onun yumuşak yürek sahillerine. Oturdu dizinin dibine. Anlattı, anlattı. Sessiz sessiz anlattı. Sevgili babası gibi, yumuşak yumuşak anlattı. Kırılan kalbinin, solan hayal güllerini anlattı. Sert davranışlı eşinin mutluluk dünyasında estirdiği soğuk ürpertileri anlattı.
Baba, kızını sevgiyle, şefkat ile dinledi. Muhabbetle dinledi. Kızının kırk gönül filizlerini, savrulmuş hüzünlü sevgi çiçeklerini derledi topladı. Evlilik bahçesine sevgi buketi yapar gibi topladı ve nasihati yavrusuna yaptı:
“Kızım, eşine itaatli ol…”
Yapacak bir şey yoktu. Gel kızım demedi. Karşı çık demedi. Sen de ona sert davran demedi. O sert davranıyorsa, sen yumuşak davran, itaat et. Çözüm tek kelime ile idi. Baba mutluluğun ta kendisiydi. Çözümü şifreydi. Ne kadar sert olursa olsun eş, karşıda itaat eden bir eş olunca ne kadar sertliği devam edebilirdi ki?
Nitekim öyle de oldu. Baba ile kızın itaate niyeti hemen karşılığını bulmuştu.
Hz. Ali kendisini sevgi Peygamberine şikayete giden eşine yaptığı sert davranışlarla onu kırdığını, üzdüğünü anlamıştı. Onların sessizce kendi aralarındaki konuşmalarını duymuyordu ama, anlamıştı eşinin kırık gönül tellerini babasına duyurduğunu.
Hz. Ali yemin etti bir daha eşini üzmeyeceğine, ona sert davranmayacağına.
Biri itaate, biri de üzmemeye söz vermişti.
Babanın kızma nasihati, evlilikteki soğuk esen rüzgarları kesmişti.
O Hakem ismiyle hüküm veren, arayı bulan bir Babaydı (a.s.m.)…