Monthly Archives: Ağustos 2014

Yemekte Konuşulması

sofraBize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebu Avâne, Ebu Bişr’den, o da Ebu Süfyan’dan, o da Cabir b. Abdillah’dan naklen haber verdi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem ailesi efradına katık sordu. Onlar da:
— Bizde sirkeden başka bir şey yok, dediler. Onu istedi ve onunla yemeye başladı. Hem:
“Sirke ne güzel katıktır; sirke ne güzel katıktır!” diyordu. Ufak çaptaki ekmekleri bütün olarak koymakta da beis yoktur.

Açıklama:
Sofradayken konuşulmasında sakınca olmadığını bu hadiste ve ‘önünden ye’ ile biten hadiste görmüştük. Fakat ‘ Yemekte konuşulması’ başlığı atmamdaki amacım, anadoludan gelen ‘yemekte konuşulmaz’ geleneğinin yanlış olduğuna dikkat çekmek… Sofrada otururken tabaklardaki yemek üzerinden tefekkür yapılabilir, Allah’ın nimetlerine dikkat çekilebilir, sofradaki sünnetler hatırlatılabilir

Tabağın Kenarından Yemek

yemekİbni Abbas radıyallâhu anh’ tan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
“Bereket yemeğin ortasına iner. Bu sebeple tabağın ortasından değil, kenarlarından itibaren yiyiniz.”
Bir sonraki hadisle birlikte açıklanacaktır.
• Abdullah İbni Büsr radıyallâhu anh şöyle dedi:
Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem’in dört kişinin taşıyabildiği garrâ adlı bir yemek kabı vardı. Kuşluk vakti girip kuşluk namazı da kılındıktan sonra, içinde tirit bulunan bu yemek kabını getirdiler. Ashâb-ı kiram da etrafına toplandı. Sahabeler çoğalınca Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem diz çöktü.
Bunu gören bir bedevî:
- Bu nasıl oturuş? Diye sordu.
Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem de:
- “Allah Teâlâ beni inatçı bir zorba değil, şerefli bir kul olarak yarattı” buyurdu. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem sözüne şöyle devam etti: “Yemek kabının kenarlarından itibaren yiyin. Üstünden yemeyin ki, yemek bereketli olsun.”

Açıklama:
Ateş olmayan yerden duman çıkmayacağına göre, dört kişinin taşıyabileceği kocaman bir yemek kabının bulunduğu Resûlullah’ın evinin, pek çok insana yemek ikram edilen bir devlethane olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Hadisimizde anlatılan olay, bir kuşluk vaktinde geçmişti. Peygamber Efendimiz ve ashabı o gün kuşluk namazından sonra yemek yenecek yere gelmişlerdi. Herhalde nefis ve bol yemekler ihtiva etmesi sebebiyle, beyaz ve parlak anlamında “garrâ” diye anılan bu yemek kabında o gün, et suyuna ekmek doğranmak suretiyle yapılan tirit vardı. Garra ortaya getirilince, sahabiler etrafını çevirdiler. Bağdaş kurarak veya bir dizini dikerek oturduğu anlaşılan Resul-i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem, daha sonra gelenlere yer açmak için namazda olduğu gibi iki dizinin üzerine oturdu.

Orada bulunan bir bedevî, Allah’ın Resûlü’nün sade ve mütevazı hayat tarzını bilmediği için, onun önemsiz kişiler gibi iki dizinin üzerine oturmasını yadırgadı ve:
- Bu ne biçim oturuş? diye sordu.
Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem de bu oturuşta yadırganacak bir şey bulunmadığını belirterek:
- “Allah Teâlâ beni inatçı bir zorba değil, şerefli bir kul olarak yarattı” diye durumu açıkladı.
Resûlullah Efendimiz’in sahip olduğu “peygamberlik” rütbesi ile Cenâb-ı Hakk’ın ona lütfettiği hudutsuz “ilim”, kendisini şerefli bir kul yapmıştır. Böyle bir mertebeye eren kimseye yakışan, o şerefi lutfedenin huzurunda mütevazı davranmaktır. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem da öyle yapmış, yemek sofrasının etrafında diz kırıp oturmuştur.

Hadisimizin devamı, Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem’in bir önceki hadiste yemeğin bereketiyle ilgili buyruğunun bir başka ifadesidir. Bir önceki hadiste Efendimiz:
“Bereket yemeğin ortasına iner. Bu sebeple tabağın ortasından değil, kenarlarından itibaren yiyiniz.” buyurmuştu. Bu hadiste de:
“Yemek kabının kenarlarından itibaren yiyin. Ortasına (veya üst tarafına) dokunmayın ki, yemek bereketli olsun.” buyurmaktadır.
Bir yemek kabının etrafında oturanlar kendi önlerinden yedikleri zaman, yemek kabının kenarından itibaren yemiş olurlar. Yemeğin genellikle en iyi yeri yemek kabının ortasında ve üstünde bulunan kısımlardır. Buradan yiyenler, sadece kendi çıkarlarını gözetmiş, bencil ve görgüsüz olduklarını ortaya koymuş, bu tutumlarıyla hem başkalarını rahatsız etmiş hem de yemeğin bereketini gidermiş olurlar. Böyle bir tavır, müslümanın kişiliğiyle asla bağdaşmaz.

Altın ve Gümüş Kaplardan Yemenin Yasaklanması

altın-gumus-yemekMücahid’den, dedi ki: “Bana Abdurrahman b. Ebi Leyla’nın tahdis ettiğine göre onlar Huzeyfe’nin yanında idiler. Huzeyfe kendisine su getirilmesini istedi. Bir Mecusi ona su getirdi. Mecusi bardağı Huzeyfe’nin eline verince onu fırlatarak: Eğer ona böyle yapmamasını bir ya da iki defa söylememiş olsaydım… Sanki: …böyle yapmazdım, demek istiyordu. Ama ben Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem-’i şöyle buyururken dinledim: İnce ipek de, kalın ipek de giymeyiniz, altın ve gümüş kaplardan içmeyiniz. Bunlardan yapılmış tabaklarda da yemek yemeyiniz. Çünkü bunlar bu dünyada onların (kâfirlerindir), âhirette de bizimdir.”

Açıklama:

“Gümüş parçaları takılmış kaplarda yemek yemek.” Yani içinde (bu şekilde) gümüş parçaların bulunduğu kaplarda yemek yemek. Buhari, kaplar arasında sadece bunu söz konusu etmekle yetinmiştir. Gümüş ve altın kaplar dışındaki bütün kaplarla yemek yemek mubahtır. Fakat ister takma, ister karıştırma, isterse de kaplama suretiyle kısmen altın ve gümüş bulunan kaplar hakkında görüş ayrılığı vardır.

Buhari’nin bu başlıkta söz konusu ettiği Huzeyfe yoluyla gelen bu hadiste, altın ve gümüş kaplarda yalnızca içmenin yasaklandığı görülmektedir. Yemek de hüküm itibariyle içmeğe katılmak suretiyle, bu kaplarda yemek yemenin de yasaklandığı hükmü çıkartılır. Böyle bir istinbat Huzeyfe hadisine nispetle böyledir ama Müslim’de yer alan Ümmü Seleme yoluyla gelen hadiste ileride Eşribe (içecekler) bölümünde dikkat çekileceği üzere yemek yemek de söz konusu edilmiştir. Dolayısıyla bu kaplarda yemek yemek de nas ile yasaklanmış olmaktadır.

Sofrada Şaka Yapmak

sofraNüktedan ve hazır cevap bir mizaca sahip, aynı zamanda İslâm’ın ilk çilekeşlerinden olan Suheyb-i Rumî isimli sahabe de Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem ile olan bir hatırasını şöyle anlatır; “Allah Resûlü’ne uğradığımda sofrasında ekmek ve hurma vardı. Bana:
“- Buyur ye!” dedi. O sırada göz ağrısı çekiyordum. Hemen sofraya oturup yemeye başladım. Fahr-i Kâinat Efendimiz bana takıldı ve:
“- Hem gözün ağrıyor hem de hurma yiyorsun ha!” dedi. Ben de:
- Ağrımayan tarafıyla çiğniyorum ya Resûlullah! Dedim. Bu cevabım üzerine Efendimiz azı dişleri görününceye kadar güldü.

Açıklama:
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem hanımlarıyla aralarındaki sevgi bağlarını pekiştirecek, yakınlığını artıracak tarzda senli-benli olurdu. Bunun en güzel örneklerinden biri de, Hz. Aişe ile evliliklerinin ilk yıllarında yaptıkları koşudur. Validemizin anlattığına göre, Resul-i-Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem yanındaki sahabelere, “siz yürüyedurun”, buyurdu. Sahabe bir hayli gittikten sonra, Hz Aişe’ye “Yarışalım mı?” diye sordu. Hz. Aişe bu teklifi severek kabul etti. Yarıştılar; genç ve enerjik validemiz yarışı kazandı. Aradan yıllar geçtikten sonra yine bir sefer esnasında, Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem Aişe validemizle yaptığı koşuyu kazanmış, koşunun ardından Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem- gülerek, “Bu vaktiyle kazandığın müsabakanın rövanşıdır.” buyurdu.
Yine Hz Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem Hz. Aişe ile birlikte yemek yerken bir şeyi önce O’nun içmesini ister, sonra da özellikle O’nun ağzını değdiği yerden içerdi. Şayet et yiyorlarsa, Hz Aişe’nin elindeki parçayı alır, O’nun ağzının değdiği yerden ısırırdı.

Hz. Aişe validemizin anlattığına göre, bir gün Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem için bulamaç pişirir. Yanlarında Şevde validemiz de bulunmaktadır. Hz, Aişe, Şevde validemize, “buyur sen de ye” der. O imtina edince “yüzüne bulayacağım” diye tehdit eder. Şevde validemiz yememekte ısrar edince, Aişe validemiz Şevde validemizin yüzünü bular. Ortaya çıkan manzaraya Hz Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem güler ve elini Şevde validemize koyarak: “Ne duruyorsun sen de O’nun yüzüne sür” der. Hz. Şevde de Hz. Aişe’ye sürer, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem- O’na da güler.

Ailenin Geçimini Üstlenmek Bir Sadakadır

umrede alışverişEbu Mesud el-Bedri radıyallâhu anh’dan rivayet edildiğine göre Peygamber saliallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

“Bir adam Allah’ın rızasını umarak ailesinin geçimini sağlarsa, harcadıkları onun için birer sadaka olur.”

Açıklama:
Bir aile yuvası kuran kimse, yuvadakilerin geçimini gönüllü olarak üstlenmiş sayılır. Eşini ve çocuklarını rahat ettirmek, onları kimseye muhtaç bırakmamak için didinir durur. Aile fertlerinin geçimini sağlamak aile reisi için bir görev olmakla beraber, bu görevi yapmak onun ayrıca sevap kazanmasına engel teşkil etmez. İnsan sadaka vererek, yani nafile ibadet ederek sevap kazandığı gibi, aile fertlerinin geçimini sağlamak gibi farz bir görevi yaparak da sevap kazanır. İşte Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte, kendi ailesini geçindirmenin insana sevap kazandırmayacağını zannedenlere bunun doğru olmadığını açıklamaktadır.

Demek oluyor ki, Allah Teâlâ kullarına beslediği sevgiden dolayı onlara her fırsatta mükâfat vermek ister. Yaptıkları her işe bir sevap yazmayı arzu eder. İnsan aile fertlerini mutlu etmek için nasıl çırpınırsa, Allah Teâlâ da çok sevdiği kullarının ebedî hayatta bahtiyar olmalarını diler. Bu sebeple onların iyi niyetle ve Allah’ı memnun etme düşüncesiyle yaptıkları her işe sevap yazar.
Hadis-i şerifin metninde aile fertleri ifadesinin karşılığı olarak “ehil” kelimesi geçmektedir. Ehil sözünün içine kendilerine nafaka verilmesi gereken kimseler girer.

Bir kimsenin dar manada ehli ve ailesi, karısı ve çocuklarıdır. Muhtaç oldukları takdirde kendilerine bakmak zorunda olduğu kimseler ise füru dediğimiz çocuklar ve torunlar, usul dediğimiz ana, baba, büyük anneler ve dedeler ile bakacak kimseleri kalmamış olan kardeş, amca, hala, teyze ve dayı gibi akrabadır.

Farklı Psikolojiyle Gelindiğinde Karşılayanın Tavrının Ne Olması Gerektiği

piskolojiMü’minlerin annesi Hz. Aişe’den radıyallâhu anhâ rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:

“Allah Resûlü’ne -sallallâhu aleyhi vesellem- vahyin başlaması doğru rüyalar ile görmekle olmuştur. Gördüğü her rüya sabahın aydınlığı gibi aynen çıkardı. Sonra ona yalnızlık sevdirildi. Artık Hira mağarasında yalnızlığa çekilir, oradan ailesinin yanma gelinceye kadar sayısı belirli gecelerde ibadet eder ve (ailesinin yanına döndükten bir süre sonra) yine azık alıp mağaraya geri giderdi. Sonra yine Hatice’nin radıyallâhu anhâ yanına dönüp, bir o kadar zaman için azık tedarik ederdi.

Sonunda Allah Resûlü bir gün Hira mağarasında bulunduğu sırada Hak (vahiy) kendisine geldi. Ona melek geldi ve “Oku” dedi. O da: “Ben okuma bilmem” cevabını verdi. Hz. Peygamber buyurdu ki: “O zaman melek beni alıp takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bırakıp yine: Oku! Dedi. Ben de Ona: Ben okuma bilmem, dedim. Yine beni alıp ikinci defa takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra beni bırakıp yine: Oku! Dedi. Ben de: Okuma bilmem, dedim. Beni alıp üçüncü defa sıktı. Sonra beni bırakıp: “Yaratan Rabbi’nin adıyla oku. O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin kerem sahibidir. O, kalemle (yazı yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini O öğretti” dedi.

Bunun üzerine Allah Resûlü -saliallâhu aleyhi vesellem yüreği titreyerek korku içinde döndü ve eşi Hatice bt. Huveylid’in yanına giderek “Beni örtünüz, beni örtünüz” dedi. Korkusu gidinceye kadar onu örttüler. Sonra Hz. Peygamber başından geçenleri Hz. Hatice’ye anlatarak: “Kendimden korktum” dedi. Hz. Hatice: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki, Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten aciz olanların yüklerini çekersin, yoksula verir, hiçbir şeyi olmayana bağışta bulunursun, misafiri ağırlarsın, bir felakete uğrayana yardım edersin” dedi. Bundan sonra Hz. Hatice, Hz. Peygamber’i -saliallâhu aleyhi vesellem alıp amcasının oğlu Varaka b. Nevfel b. Esed b. Abdüluzza’ya götürdü.

Açıklama:
Çok dersler barındıran bu hadisimizde sadece konumuzla alakalı kısma dikkat çekmek istiyorum… Peygamber Efendimiz yaşadıklarının etkisiyle farklı bir psikolojiyle evine geldiğinde eşi tarafından gayet hoş ve anlayışla karşılanması…
‘Sana ne oldu! Ne bu hal!’ gibi kargaşaya müsait bir biçimde karşılamamasında dersler vardır… Buradan hareketle ev hanımlarına seslenerek diyorum ki:

Hangi sebepten olursa olsun eşiniz eve geldiğinde canı sıkılmış, morali bozuk ya da heyecanlı bir şekilde görürseniz panik yapmadan usulüne uygun bir biçimde karşılayın ve sorunlarını o an paylaşmak istemezse rahatlayıncaya kadar yalnız bırakın.

İçeri Girerken Bismillah Demek

bismillahCabir’den rivayet edildiğine göre, kendisini Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğunu işitmiştir:
“— İnsan evine girdiği zaman, eve girişinde ve yemek yiyişinde Allah’ı anarsa (kendi arkadaşlarına ve yardımcılarına) :
— Size (burada) gecelemek de yok, yemek de yok, der. Eve girip de, girişi anında Allah’ı anmazsa, şeytan: Siz, geceleme yerime kavuştunuz, der. Eğer yemek yiyişinde de Allah’ı anmazsa, şeytan: Siz hem geceleyecek yere, hem de yemeğe kavuştunuz, der.”

Açıklama:
Besmelenin faziletiyle ilgili hadis-i şeriflerde her yararlı işe Allah’ın adı ile başlanılırsa, o işin bereketli olacağı, aksine Allah’ın adı anılmayınca hayırsız ve güdük olacağı sabit bulunmaktadır. Eve girmek ve yemek yemek yararlı işlerden oldukları cihetle, bunlara mübaşeret zamanında besmele getirmek gerekir.
Besmele Allah’ın rahmetini davet eder, rahmet meleklerinin bulunmasını celbeder. Meleklerin bulunduğu yerden de şeytanlar ve keder veren şeyler kaçarlar. Onun için evlere girerken besmele çekmeli ve ayrıca selam da verilmelidir. Böylece Allah’ın nzası kazanılır. Şeytanların ümitleri kırılır.

Evde Kimseler Yoksa İçeri Girildiğinde Selamın Ne Şekilde Verileceği

selamRivayet edildiğine göre, Abdullah İbn-i Ömer şöyle demiştir:
— Bir kimse meskûn olmayan (evde kimseler olmadığında) eve girdiği zaman :

“Esselamu Aleyna ve Ala ibadillahi’s-salihin “Allah’ın selameti hem bizim üzerimize, hem de Allah’ın salih kulları üzerine olsun, desin.”

Açıklama:
Meskûn olmayan evler iki kısımdır. Bunlardan biri, içinde kimse bulunmayan, fakat bizzat sahibi tarafından içine girilen evdir. Diğeri de, depo ve anbar mahiyetinde olup da, başkasına ait bulunan, fakat içinde bir mal ve menfaati olan kimsenin girdiği yerdir. Böyle bir yere, sahibinin izni alınmaksızın girilebilir ve bu iki türlü yere girildiği zaman da “Esselamu Aleyna ve Ala ibadillahis salihin” şeklinde selam verilir. Başkasına ait bulunan meskûn veya gayri meskûn evlere giriş adabını, bundan sonra gelen haberde, Allah Teala’nın emri olarak göreceğiz.

Merdiven Kullanıldığında Allah’u Ekber Denmesi

zikir-duaEbu Musa el-Eş’ari şöyle demiştir: Bizler Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem ’in beraberinde bir seferde bulunduğumuz sırada, yüksek bir yere çıktığımız zaman, yüksek sesle tekbir getirirdik. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem “Nefislerinize acıyınız! Çünkü sizler ne bir sağırı çağırıyorsunuz, ne de bir gaibe sesleniyorsunuz. Muhakkak ki sizler iyi işiten, mükemmel gören ve size çok yakın olan Allah’a dua ediyorsunuz” buyurdu. Ebu Musa dedi ki: Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem benim üzerime geldi. O sırada ben gönlümden “La havle ve la kuvvete illa billâhher çare ve kuvvet ancak Allah ile olur” diyordum. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem bana “Ey Abdullah b. Kays! La havle ve la kuvvete illa billâh sözünü söyle, çünkü o cennet hâzinelerinden bir hazinedir” buyurdu ya da “Sana cennet hâzinelerinden birini göstereyim mi?” dedi.
Açıklama:
Yukarıdaki hadisimizde yüksek bir yere çıkıldığında tekbir getirildiğini görmüş olduk. Kullandığımız merdivenler de bir nevi yüksek bir yere çıkmış gibi olacağımızdan her basamakta ‘Allah’u ekber dersek bu sünneti ihya etmiş oluruz.

Arabaya Binerken Okunacak Zikirler

arabaya-binerken-okunacak-duaAllah Teala şöyle buyurmuştur:

“Allah sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyler yarattı, onların sırtlarına binip oturasınız diye. Sonra onların üzerine oturunca Allah’ın nimetini hatırlayıp şöyle diyesiniz: (Bunları bizim hizmetimize veren Allah’ın şanı ne yücedir! (O, bütün noksanlıklardan beridir. O’nun ihsanı olmasaydı, biz bunlara güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz Rabbimize dönmüş olacağız.)

“Allah’ın adıyla (biniyorum), Allah’a hamdü senalar ederim. (Bunu bizim hizmetimize veren Allah’ı tüm noksanlıklardan tenzih ederiz. Yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Hiç şüphesiz sonunda Rabbimize döneceğiz.) Bu anlamdaki ayeti okuduktan sonra şöyle denilir; “Elhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah (övgü Allah’a mahsustur)! Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber (Allah en uludur)! “Ey Allah’ım! Seni tenzih ve teşbih ederim. Ben kendime gerçekten zulmettim. Beni(m günahlarımı) bağışla. Gerçekten, günahları senden başka affeden yoktur.”

Enes b. Malik radıyallâhu anh’dan: Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Sabah namazından güneş doğana kadar Allah’ı zikreden bir toplulukla oturmam, İsmail soyundan dört kişiyi azad etmemden bana daha sevimlidir. İkindi namazından güneş batana kadar Allah’ı zikreden bir toplulukla oturmam, dört kişiyi azad etmemden bana daha sevimlidir.” Ebu Davud (h. 3667), el Elbani, hadisin hasen mertebesinde olduğunu söyler. Bkz. Sahih-i Ebu Davud (2/698).

Bakara, 255 (Ayetu’l-Kürsi). “Kim bunu sabahladığı zaman okursa akşam oluncaya kadar cinden korunur. Kim de akşamladığı zaman bunu okursa sabah oluncaya kadar cinlerden korunur.” Hakim, 1/562. el-Elbani, hadisin sahih olduğunu İmam Nesai ve Taberani’ye is- nad ederek söyler ve Taberani’nin senedinin ceyyid olduğunu ekler. Bkz. Sahihu’t-Terğib ve’t-Terhib, 1/273.
İhlas suresi.