Monthly Archives: Aralık 2013

İyi ve Kötü Rüya Var mıdır?

Allah Teâla ve melek tarafından gösterilen rüyâlar, iyi ve güzel rüyâlardır. Şeytan tarafından telkin edilip gösterilen rüyâlar, kötü ve korkulu rüyâlardır. Çünkü şeytan, insana hayır göstermez. O kö­tülüğün kaynağı, insanın düşmanıdır.

Şu gerçeği de aklımızda tutalım ki, görülen rüyâları kötüye yormamalıyız. Çünkü rüyâlar nasıl yorumlanırsa, öyle çıkar, ya­pılan yoruma göre gerçekleşir.

Rüyâ tâbiri ilmi, dinimiz İslâm’da önemli bir ilimdir. Yüce ki­tabımız Kurân-ı Kerim’de bildirilen misâl ve örnekler, yüce pey­gamberimizden gelen bilgiler, bu ilmin değerini gösteren yanıl­maz gerçek belgelerdir.

Görülen rüyâyı yorumlama konusunda ise; bilgi ve ehliyet sahibi, insanların hayır ve iyiliğini isteyen, nasihat ve öğüt ehli, gönlü Allah sevgisiyle dobdolu kimseye anlatmalı ve yorumlatmalıdır. Bu vasıfta (özellikte) birini bulamayan kimse, gördüğü rüyâyı yorumlatmamak, onu kimseye de söylememelidir. Kendi kendine: “Hayırdır inşallah, Allahım rüyam hayra çıkar.” diyerek, rüyâsmı unutmalıdır. Böyle yaparsa, rüyâsı kötü de olsa, bir za­rar görmez demek olur.

Herşeyin en doğrusunu bilen yalnızca Cenâb-ı Allah’tır. Mu­vaffakiyet ve başarıya ulaştıran da ancak O’dur. Ve minallahit’Tevfik.

Rüya1

Hz.İbrahim’in Rüyası ve Kurban Kıssası

hz.ibrahimHz. İbrahim (A.S.) kurban bayramı günlerinde, Kurban bay­ramından üç gün önce bir rüyâ görür. Rüyâsında bir zât:

“Ya İbrâhim! Allah, sana oğlunu kurban etmeni emrediyor” di­ye seslenir.

Hz. İbrâhim, uykusundan heyecanla titreyerek uyanır. Gör­müş olduğu rüyânın Rahmânî mi, yoksa şeytânî mi olduğunu bir türlü karar veremeyip şüphe ve tereddüde düşer. Bu sebebten dolayıdır ki, arefeden bir gün evvelki güne yevm-i terviye ismi verilmiştir. Yani, görülen rüyâ hakkında inceden inceye düşünüp şübhe ve tereddüdü gidermek anlamına gelen terviye (tereddüt-şübhe) günü demek olur.

Hz. İbrâhim (A.S.) ikinci gece de aynı rüyâyı tekrar görmüş­tü ve artık gördüğü rüyânın Rahmânî olduğunu, bu emrin Cenâb-ı Allah tarafından geldiğini anlamıştı. Bu sebebden artık bu güne, yani bayramdan bir gün evvelki güne de arefe günü adı verilmiştir.

Hz. İbrâhim (A.S.), üçüncü gece de yine aynı şekilde görmüş olduğu rüyâyı tekrar görmüştü. Artık bu emir yerine getirile­cektir. Bu emir Allah tarafından gelen İlâhi bir emirdi. İşte bu güne, Kurbanın kesilmesi gününe “yevmün-nahr-Kurban bayra­mı, Kurban kesme günü” diye isim verilmişti.

Kur’ân-ı Kerîm, bu konuyu Saffat Sûresinin 101 ile 107’nci âyetlerinde şöyle anlatmaktadır:

Cenâb-ı Hak, şöyle buyuruyor:

Mânâsı: “Biz İbrahim’e, halim, selim bir oğul (İsmail) ile müj­deledik. Oğlu İsmail, babası ile beraber yürüyüp koşacak, gezip do­laşacak çağa gelince, babası İbrâhim, oğlu İsmail’e:

“Oğlum, biricik yavrum diyor, ben seni, rüyâmda kurban edi­yorum gördüm; bak düşün, bu hususta sen ne diyorsun, fikrin dü­şüncen nedir?” diyerek oğlunun görüşünü ve fikrini alıyordu. Gerçekten Allah’ın müjdelediği, halîm, selim oğul mu? Allah’ın emrine itâat edip boyun eğiyor mu? Evet, İbrâhim (A.S.) büyük bir olay, büyük bir imtihan ile karşı karşıya idi. Oğluna, biricik evlâdı İsmâil’e bu gerçeği açmış ve düşüncesini öğrenmişti. Bu çok azîm bir imtihan büyük bir sınav idi. Ama yerine getirmesi gerekiyodu. Çünkü emir, büyük yerdendi. Bu, bir emr-i İlâhî idi.

Hz. İbrâhim’e Allah tarafından müjdelenen o halim, selim oğul Hz. İsmâil, babası Hz. İbrâhim’e şu göz yaşartıcı cevabını bildiriyordu:

“Babacığım, emrolunduğun gibi yap. Beni boğazla, kurban et. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun, bulacaksın” dedi.

Bu azîm imtihanı âyet-i kerim’e devamla şöyle bildiriyor:

“Baba oğul her ikisi de Allah’ın emrine teslim olup boyun eğe­rek baba-evlâdını Allah için feda, oğul da Rabbinin rızası için canı­nı fedâ etmeye hazır bir durumda İlâhi huzurda vaziyet aldılar. İb­rahim (A.S.), oğlu İsmail’i (A.S.) alnı yere gelmek üzere yatırınca, biz ona:

“Ey İbrâhim! diye seslendik. Rüyana sadâkat gösterdin, (gördü­ğün rüyâyı doğruladın). Gerçek ki biz, iyi kimselere böyle mükâfat­landırırız diye nida ettik. Şübhesiz ve gerçek ki, bu apaçık bir imti­handı. Biz ona (İbrâhim’e) oğlunun yerine bedel olarak büyük bir kurbanlık (koç) verdik. İbrâhim’e selâm olsun. Sonradan gelecek, nesiller arasında ona iyi bir ün şöhret bıraktık.”

Hz. İbrâhim (A.S.) görmüş olduğu bu rüyâyı uyguladı. Gör­düğü rüyânın Rahmânî bir rüyâ olduğunu anladı ve onunla amel etmiş, doğru ve gerçek bir rüyânın peygamberlikten, pey­gamberliğin özelliğinden olduğunu anlamış ve uygulamıştır.

Hz. İbrâhim oğlu İsmâil’i kurban etmek üzere yere yatırmış ve bıçağını onun boynuna dayamıştır. Cenâb-ı Hak, melekleri vasıtasıyla gökten bir kurbanlık koç göndermiş ve İsmâil’in ye­rine o koç kurban edilmiştir. Konu uzunca bir konudur.

Biz bunu Kur’ân’da doğru ve sadık rüyânın, apaçık uygula­nır bir rüyâ olduğunu ve yorum istemeyen yoruma ihtiyacı ol­mayan bir rüyânın örneği olarak verdik.

Rüya

rüya

Şu fâni dünyada rüyâ görmeyen hiç bir insan yoktur. Her in­san rüyâ görür, görecektir ve görmeye devam edecektir. Şu da bir gerçektir ki, rüyâ görmek, ya da görmemek, hiç kimsenin kendi elinde ve kendi isteğinde olan bir durum da değildir. Herkes rü­yâ görür, hiç kimse ben rüyâ görmüyorum diyemez. Hoş insan rüyâ görmek istese de göremez ya! Bir kimse, rüyâ görmek için, her ne kadar istekli olursa olsun, kendi çabasıyla rüyâ görmesi mümkün değildir. Belli ki, rüyâ denen müjdeyi, insana gösteren ve hazırlayıp sunan bir kuvvet ve kudret var. Hiçbir şey tesâdüfî (kendiliğinden olmuş) değildir. Rüyâ deyip geçmeyesin. Onun diz­ginini tutan, dilediğini dilediğine veren, istediğini istediğine gös­teren bir kudret var. Ve o kudretin gücü herşeye yetmektedir.

 

Şu da akılda tutulması gerekli bir gerçektir ki, bir kimsenin gördüğü rüyâlar, iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. İyi ve güzel rüyâlar olduğu gibi, kötü ve korkulu rüyâlar da vardır. Önemli olan kişinin, iyi ve güzel rüyâlar görebilme mutluluğuna ermesidir. Yüce peygamberimiz hadis-i şeriflerinde rüyâlar açıklık ve netlik bakımından üç kışıma ayrılırlar buyurmuştur:

 

  1.     Allah tarafından, yani uykuda iken kuluna Allah’ın bildir­diği rüyâdır ki, yoruma ihtiyacı yoktur. Açık ve nettir.
  2.      Melek tarafından, yani kişiye uykusunda rüyâ meleği tara­fından gösterilir ki, bu rüyâ yoruma muhtaçtır.
  3.       Şeytan tarafından, yani kişiye uykusunda şeytan tarafın­dan telkin edilen, gösterilendir ki, “Edğâs-u ahlâm”dır.    Yorum­lanmaya değmez, karma karışık seçilemeyen rüyâlardır.

Hac ve Umrenin Faydaları

hac umre

Hacca giden Müslüman, çok büyük manevî tasfiye, tezkiye ve yüksek tecelliye mazhar ol­maktadır.

O mübarek mekanlara, Allah’ın evine; Beytüllah’a, Kâbe’ye, Arafat’a İlahî tecellilerin zuhur ettiği, Allah’ın kelamının (Kur’an’ın) nazil olduğu, yüce Peygamberimiz’in yaşadığı, mübarek ayak­larının bastığı namaz kıldığı, dua ettiği mukaddes yerleri ziyaret ettiğini, vücudunun her zerresinde hisseden Müslüman, bambaşka duygulara, he­yecanlara erişir. Basit duygu ve düşünceleri bıra­kıp yüce duygu ve düşüncelere yükselir.

Hele Allah’ın övdüğü mübarek topraklara ayak basınca ulvî duygu ve düşünce zirveye ula­şır. Allah’ın evini (Beytullah) gördüğü zaman vü­cudunun bütün zerrelerinin büyük ferahlık duy­duğunu hisseder, kuş gibi hafifler, kelimelerle tam ifade edemeyeceği büyük haz, zevk alır.

Yüce Peygamberimizin şehri olan Medineyi minarelerini, peygamberimizin istirahat ettiği yeşil kubbeyi gördügü zaman vücudunun bütün hücreleri titrer, sevgi ve aşktan gözyaşlarını tuta­maz, ağlar da ağlar… Sel gibi akan gözyaşlarıyla beraber Allah sevgilisine selam ve salata başlar. Salat ve selam sana ey Allah’ın Rasulü! Salat ve selam sana! Yüzlerce, binlerce, milyonlarca salat ve selam sana ey Allah sevgilisi!

Her salat ve selamda bambaşka duygu, bambaşka heyecan.

Mekke’de, Medine’de kaldığı müddetçe Al­lah Rasulü (sav) ve mübarek arkadaşları, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (ra) ve diğer ashab (ra) ile beraber yaşar. Onların Allah’a yalvarışlarını, dualarını, acılarını ızdıraplarını, Allah yolunda çek­tiklerini çilelerini ruhunda hisseder. Sanki onların arasında dolaşan bir mü’min gibi ruhunu heye­can kaplar.

Tevazu mu? Kibir mi?

 

tevazu_dd-250x250

Bir müslüman, makamı, mevkii, malî duru­mu ne kadar yüksek olursa olsun, hiçbir Müslümanı kendinden küçük görmemelidir. Hatta o Müslüman en fakir, en sakat da olsa.

Bazı müslümanlar, kendilerinden makam, mevki ve malî bakımından üstün olanlara alaka gösterir, çeşitli dil dökerler. Âmâ, makam ve mevki bakımdan aşağı durumda olanlara burun kıvırırlar, aşağılayıcı ifade ve tavırlarda bulunurlar.

Olgun mü’min, kendisinin diğer mü’minlerden küçük olduğuna inanır, tevazu gösterir. İşte o zaman Allah da onu yükselteceğini Peygamberimiz’e müjdelemektedir:

“Kim tevazu gösterirse, Allah onu yükseltir, kim büyüklük taslarsa Allah onu alçaltır.”

Kibri, Allah kendisine tahsis etmiş, kendi­sinden başkasına asla vermemiştir.

Bir hadis-i kudside yüce Allah şöyle buyur­du:

“Azamet benim gömleğimdir. Kibriya da benim ridamdır.”

Yüce Allah, en küçük bir kibrin insanda bu­lunmasını istemez. En küçük kibir bile mü’mini cennetten mahrum eder. Allah Rasulü (sav) şöyle buyurur:

“Kimin kalbinde zerre kadar kibir varsa, cen­nete giremez.”

Ancak, kibrin ne olduğunu Peygamberimiz (sav)’e sordular.

Allah Rasulü de şöyle buyurdu:

“Kibir, hakkı (gerçeği) kabul etmemek ve in­anları küçük görmektir.”

Bu hadiste beyan edilen bir husus var ki, o da son derece önemlidir. Çünkü bazı Müslümanlar tevazuya uygun düşmeyeceği için iyi, güzel  elbise ve ayakkabı giymiyorlar, hırpanî olmayı tevazu sayıyorlar. İşte buna bu hadisin devamında açıklık getirmektedir:

Bir şahıs Allah Rasulü’ne sordu:

“Bir kimsenin elbisesinin, ayakkabısının güzel olmasını istemesi de kibir midir?”

Allah Rasulü (sav) şöyle cevap verdi:

“Hayır, Allah güzeldir, güzeli sever.”

Demek ki müslümanın güzel elbise, ayak­kabı giymesi kibir değildir, lükse, israfa kaçma­dıkça…

Kibir hastalığının felaketini her müslüman az çok bilir fakat tatbik etmek zordur. Çünkü in­sandaki nefsi, benlik duygusunu dizginlemek çok zordur.

Kibir hastalığını yenen, nefsini dizginleyenlerin başında Allah Rasulü ve mübarek arkadaş­ları gelmişlerdir. Bunlar sözleriyle olduğu gibi ha­reketleriyle ispat etmişlerdir.

Allah Rasulü, büyük, küçük, fakir, zengin kim olursa olsun hiç kimseye karşı büyüklük taslamamıştır. Tevazünün zirvesinde olan Yüce Peygamberimiz (sav) bütün insanlara en güzel ör­nektir.

Nuru, doğrudan doğruya kaynağından, Al­lah Rasulü’nden alan Peygamberimiz’in mübarek arkadaşları kibirlerini, nefislerini dizginleyen mübarek insanlardı.

Roma ordusuna elçi olarak giden Muaz (ra)’a Hıristiyanlar hayran kaldılar, oturması kalk­ması, ahlakı, dirayeti ve cesaretine hayran kal­dılar ve Muaz’a sordular: “Müslümanların içinde en yüksek sensin herhalde?” dediler.

Muaz (ra) şöyle dedi:

“Müslümanların en aşağı durumda buluna­nı benim.”

Yüce Peygamberimiz ve arkadaşlarının izinde giden müslümanlar, daima şu ayetin gere­ğini yerine getirmişler; zafere ermişlerdir; uyma­yanlar ise bu dünyada da rezil, perişan olmuşlar, ahirette ise onları büyük azap ve ıstırap bekle­mektedir:

“İşte ahiret yurdu, biz onu yeryüzünde büyük­lük istemeyen, bozgunculuk istemeyen kimselere vereceğiz. Akıbet (zafer) takva sahiplerinindir.”

 

Rüyada Abdest Almak

abdest almak

Rüyâda abdest aldığını görenlerin rüyâsı ge­nellikle hayırla yorumlanır. Şöyleki:

  •  Hasta olan bir kimse, Rüyâsında abdest aldığını görse, bu onun en kısa zamanda hastalıktan şifâ bulup kurtulacağı­na, iyileşeceğine işâretle yorumlanır.
  •  Günâh işleyip duran (günahkâr) bir kimse, Rüyâsında ab­dest aldığını görse, bu rüyâ o kimsenin tevbe edeceğine (ve dolayısıyle günâhlarından temizleneceğine) işârettir.
  •  Borçlu olan bir kimse, Rüyâsında abdest aldığını görse, bu rüyâ o kimsenin borçtan kurtulacağına işârettir.
  •  Rüyâsında temiz bir su ile (yani, abdest almanın caiz olduğu su ile) abdest aldığını ve abdestini tamamladığını da gör­mek, tüm muradına ereceğine ve dileklerine kavuşacağı­na işârettir. Şayet böyle bir abdest alışta abdestini tamam­layamamış olarak rüyâsı sona ererse, o zaman rüyâ tersiy­le yorumlanır; yani muradına nâil olamayacağına işârettir.
  •  Rüyâda bal veya süt ile abdest aldığını görmek, rüyâ sahi­binin dînî konuda hayatının iyiye gideceğine işârettir. Ör­neğin; ibâdetlerinde başarıya ulaşacağına ve dîne hizmet edeceğine işâretle yorumlanır.
  •  Rüyâsında kırda ve su kenarında, çöplük veya deniz kena­rında halkın abdest aldığı bir mahalde (yerde) abdest aldı­ğım görmek, rüyayı gören kimse, üzüntülerden, keder ve sıkıntılarından kurtulacağına işârettir.
  •  Bir kimse Rüyâsında yağmur suyu ile abdest aldığını görse, bu onun dünya ve ahirette halinin iyi ve mutlu olacağına işarettir şeklinde yorumlanır.
  •  Rüyâsında namaz için abdest aldığını görmek, muradına ermeye, istek ve arzusuna kavuşacağına, eğer varsa ke­derlerinden de kurtulacağına işârettir.
  •  Rüyâsında bir çeşmeden abdest aldığını görmek, bol bir rız­ka ereceğine ve zengin olacağına işarettir.

Abdest almak, selamete ermek, kurtuluş, kurtulmak, umduğu­na (muradına) kavuşmak, korkudan kurtulup selamete er­mek, emniyete ermek, hastalıklardan şifaya kavuşmak, borç ödemek, borçlardan kurtulmak ve kederden, üzüntü­den kurtuluşa ermek ve benzeri iyiliğe işaretler şeklinde yorumlar verilmiş ve verilmektedir

Terazi Burcu

terazi-burcu-

Güneş bu burca 24 Eylül’de girip 23 Ekim’e kadar kalır. Bu burcun dostu Yay’dır. Tabiatı havadır. Yıldızı Zühre’dir. Bu yıldız hakkında Boğa burcunda kafi derecede bilgi verilmiştir.

Terazi burcunda doğanlar Zühre yıldızının tesiri altındadırlar. Bu yıldız onlara evvela güzellik, sonra da güzelliğe karşı derecesiz bir aşk ve anlayış kabiliyeti verir. İyi kalpli ve çok dürüst kimselerdir. Adaleti ve adil olmayı bir aşk derecesinde severler. Çok ve lüzumsuz konuşmayı sevmeyen insanlardır.

Hayatta mücadele gayretleri sonsuzdur. Doğduklarından itibaren ölünceye kadar bağlandıkları prensipler ve fikirler uğrunda savaşmaktan bir an dahi geri kalmazlar. Güzel ve temiz giyinirler. Zarif ve yüksek zevk sahibidirler. Rahatlarına pek düşkün olurlar. Hayatlarının devamlı surette huzur ve sükun içinde geçmesini isterler. Mizaçları sakin ve muvazenelidir. Bununla beraber arada fevkalade bir hiddet gösterdikleri de görülür. Fakat bu hiddetleri pek çabuk sönüp gider. Katiyyen kinci değildirler. Her girdikleri muhite kolaylıkla uymasını ve arkadaşlarla dostluklarını devam ettirmesini bilirler. En basit muhitte olduğu kadar, en kibar ve aristokrat muhitte de kendilerini rahat hissederler.

En hafif mizaçlı kimselerle arkadaşlık edebildikleri gibi en ağır başlı ve sofi kimselerle de dostluk kurmasını ve bunun devam ettirmesini mükemmelen başarırlar. Aşk hayatları harikülade güzel ve tatlı geçer. En geçimsiz eşlerle bile herkesin gıpta edeceği bir aşk ve evlilik hayatı kurmakta da emsalsizdirler. Kaynanaları ve diğer hısım ve akrabaları ile mükemmel surette geçinirler. Eşlerini Yengeç burcundan seçtikler takdirde evlilik hayatları sonsuz bir saadet ve bahtiyarlık içinde geçer.

İsrafla İlgili Bir Hikaye

israf1

Büyük bir semtte Modern binalar yapılır, orada yaşayan müslümanlar, bir cami yaptırmak ihtiyacını duyarlar.Bunun için de bir müslümanın büyük bir arsası var dernek kurup burada cami yaptırmak isterler heyet halinde ona giderler, arsa sahibinin hiz­metçisi bunlara sigara yakar. Arsa sahibi: “Mangalda ateş varken ne diye kibrit yaktın?” diyerek hizmetçisini azarlar.

Cami yaptırmak isteyenler, arsa sahibine: “Senin arsanı satın alıp cami yaptırmak istiyoruz, bunun için ucuz vermeni rica ediyoruz” derler.

Arsa sahibi müslüman: Satın almak istiyor­sanız, normal fiyatı şudur, bir lira eksiğine ver­mem ama Allah rızası için camiye bağışla diyor­sanız. İşte o zaman: “tapusunu bağışlıyorum” der.

Dernek mensupları, bir kibrit çöpü için hiz­metçiye kızmanız ne? Trilyonluk arsa bağışla­manız ne? diye sorar.

O zaman şöyle der: Siz İslam’ı iyi anlama­mışsınız, burada mangalda ateş varken, bununla sigara yakmak varken, kibritle sigara yakmak is­raftır, haramdır. Ama trilyonluk arsamı Allah için bağışladım, bu israf da değildir, benim için ahirette kat kat sevap büyük kazançtır der.

Cehenneme Götüren Kibir Nedir?

kibir

 

Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“…O (Allah) büyüklük taslayanları asla sev­mez.”

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.”

“Küçümseyerek insanlardan yüzçevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, böbür­lenenleri, övünenleri sevmez.”

Bu ayetlerden anlaşıldığına göre yaratan, kibir (büyüklük) hastalığını asla sevmemektedir.

Başta şeytan olmak üzere bir çok kimsenin küfre    düşme Allah’a isyan etme sebebi büyüklük Ustalığıdır.

“Hani biz meleklere (ve cinlere) Adem’e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O (İb­lis) yüzçevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafir, lerden oldu.”

İşte bu ayetlerden açıkça anlaşıldığına göre, insanları isyana sevkeden baş sorun büyüklük hastalığıdır. Kötülüğü yaymak için çırpınan şey­tanın da Allah’a isyan etmesi ve Allah’ın lanetine uğramasına sebep olan bu büyüklük hastalığıdır.

Tarih boyunca bir çok kimseyi Allah’a isyan ettiren, hatta “Tanrılık” sevdasına kapılanları bu kötü duruma düşüren, büyüklük hastalığıdır.

Kibir (büyüklük) birçok kimseyi, gerçekleri gördükleri halde gerçekten, dinden uzaklaştırmıştır.

Peygamberimiz’e inanmayan Mekke’nin ileri gelenlerini İslam’dan uzaklaştıran yine bu hastalıktı. Bunların bir kısmı: “Peygamberlik gelse gelse, Mekke’nin eşrafından (ileri gelenler) birine gelirdi, kala kala bir yetime mi kaldı?” dediler. Müslüman olmalıdır.

Bir kısmı da bize de: “O’nun yanına gitmek isteriz ama etrafını aşağı tabaka (köle, cariye, fa’ kir kimseler) sardı, biz yüksek tabaka onlarla nasıl beraber oluruz.” dediler. İslam’a girmeyi red­dettiler.

Hz. Ömer (ra): “Ey Allah’ın Rasulü! Bu fakir, köle, cariye kardeşlerimiz birgün gelmeseler, o gün sadece Mekke’nin ileri gelenlerini davet et­sek bakalım gelecekler mi?” diye teklifte bulun­du. Bu konuda Peygamberimiz bir cevap ver­memişti ki, hemen Yüce Allah şu ayeti gönderdi:

“Sabah, akşam Rablerinin rızasını isteyerek, O’na (Allah’a) yalvaranları kovma. Onların hesabın­dan sana bir sorumluluk. Senin hesabından onlara herhangi bir sorumluluk yoktur ki onları kovup da (kovarsan) zalimlerden olursun.”

Başak Burcu

başak burcu

Güneş bu burca 24 Ağustos’ta girip 23 Eylül’e kadar kalır. Bu burcun yıldızı Utarid’dir. Başak burcunun tabiatı topraktır. Bu burcun dostu Akrep, düşman burcu da. Yay burcudur. Utarid yıldızı hakkında İkizler burcuna kâfi derecede bilgi verildiği için burada tekrarından sarf-ı nazar olundu.

Başak burcunun tesiri altında doğanlar çok becerikli, çalışkan ve kafaları işleyen kimselerdir. İşlerine ve kanaatlerine sıkı sıkı bağlıdırlar. Gayet muntazam bir hayat sürmeyi ve metodla çalışmayı severler. Kuvvetli bir aklı selime ve işlek bir zekaya sahiptirler. Tenkit kabiliyetleri çok yüksektir. Fakat bunun çok defa pek sert ve adeta karşılarındakini kıracak şekilde yaparlar. Bu yüzden de kendilerine düşman kazanırlar.

Mütecessistirler. Etrafında olan bütün şeylerden haberdar olmak için bütün dikkat ve gayretlerini sarf ederler. Menfaatlerine derecesiz bağlıdırlar. Ufak bir menfaat uğrunda en kıymetli dostluk bağlarını yıkmakta beis görmezler. Sıhhatlerine de pek düşkündürler. En ehemmiyetsiz bir rahatsızlık hissetseler, bunu gözlerinde büyülterek doktor doktor gezip dertlerine derman ararlar. İçlerinden çoğunun ticaret istidadı fazladır. Fakat ekseriya başlı başına bir iş kurmaktan ziyade ortaklıkla çalışmayı tercih ederler. Memuriyet hayatında da şeflik yapamazlar. Bir müdür muavinliği onları daha ziyade memnun eder. Güzel sanatlara karşı istidatları pek yoktur. Bununla beraber güzel şeyleri severler. Zevkleri yüksektir. Fevkalade şanslı insanlardır. Bilhassa aşk hayatında çok talihlidirler.

Onlara aşık olan kimseler bir daha kendilerini onların tesirinden kurtaramazlar.

Evlilik hayatında da eşlerine kendilerini sevdirmesini bilirler. Kurdukları yuvada mesut yaşamasını becerirler.